Daha Uzun ve Kaliteli Bir Ömür İçin 4 Basit Adım

Bir an için yeniden doğduğunuzu varsayalım. Ömrünüzün ilk 6 yılını sadece beslenerek geçiriyorsunuz, 1 yılını da tamamen tuvalette… Sonra 23 yıl derin bir uykuya dalıyorsunuz. Uyanınca 9 yıl mutlu geçiriyorsunuz. Dokuz mutlu yılı, 7 kaygılı, üzüntülü, ağlamalı yıl takip ediyor. Dokuz yıl sürekli yollardasınız. Üç yıl da sürekli şikayet ediyorsunuz. Sonra 3 yıl durmadan çalışıyorsunuz. Bunun ardından 2 yıl okuyorsunuz, 2 yıl da müzik dinliyorsunuz. Daha sonra 3 yıl sürekli paylaşımdasınız. Bir yılı maneviyatınıza ayırıyorsunuz. Son bir yılı da sadece kendinize ayırıyorsunuz. Ve 70 yıllık ömrünüz bu şekilde tamamlanıyor….

Aslında bu hesabı gün bazında yapsaydık; günde 2 saat yemek, 15 dakika tuvalet, 8 saat uyku, 45’er dakika kitap okuma ve müzik dinleme, birer saat şikayet etme, çalışma, paylaşımda bulunma, 3 saat yol, 3 saat mutlu zaman geçirme, 2,5 saat kaygılanma-üzülme-ağlama, 30 dakika maneviyat, 15 dakika sadece ve sadece kendinize ayırıyorsunuz…

Tüm ömrünüze baktığınızda nelere, ne kadar çok yıl harcadığınızın farkında mısınız? Ya hepsini ardışık yaşamak zorunda olsaydınız, o zaman bu şekilde yaşamak sizi ne kadar tatmin ederdi?

Hayatınızı dolu dolu yaşamak istiyorsanız size 4 basit önerim var:

1. Kendinize daha fazla zaman ayırın: BEN dediğiniz kişiye alan açın. Bırakın diğerleri dışarda kalsın. Bu sizin “bencil” olduğunuz anlamına gelmez, başkalarına da daha fazla ve kaliteli zaman ayırmanıza yardımcı olur. Potansiyelinizi sorgulayın. Her şey mümkün olsaydı neler gerçekleştirebileceğinizi bir düşünün. Sonra da onları gerçekleştirmek için neler yapabileceğinizi araştırın. Gerekirse profesyonellerden (koç, mentör, danışman,..) destek alın. Alacağınız desteğin size geri dönüşünün büyük resminizi ne kadar besleyebileceğini hiç hayal ettiniz mi?

2. İnsanlarla daha kaliteli ilişkiler geliştirin: Sadece buluşmak için buluşmayın. Buluşmanıza mutlaka bir anlam katın. Toplumsal faydayı önde tutun, göreceksiniz arkasından bireysel fayda da gelecek. Bu da, sizlerin daha fazla mutlu zaman geçirmenize, kaygılarınızdan üzüntülerinizden ayrılmanıza yardımcı olacak. Paylaşımınız daha da artacaktır. Neden öğrenciler için bir faaliyette bulunmak üzere toplanmıyorsunuz?

3. Daha az uyuyun: Uyku aslında insanın doksanar dakikalık döngüler içinde yaşadığı bir şeydir. Yani 9 saat de uyusanız, 4,5 saatte aynı seviyede dinleneceksiniz. Neden daha az uyuyup, kendinize daha fazla mutlu olacağınız zaman dilimi yaratmıyorsunuz? Her 90 dakika kazancınızı BEN’inize yansıtırsanız, hayatınızda hangi noktalarda devrim niteliğinde gelişmeler yaratabilirsiniz?

4. Niteliğe değer verin: Hayatınıza kattığınız nesnelerin niceliklerinden ziyade niteliklerindeki değeri göz önünde bulundurun. Her şeye ve en yeniye sahip olmanın tatminden ziyade doyumsuzluk ve tatminsizlik (daha da fazlası, daha da iyisi,..vs) getirdiğine dikkat edin. Etrafınızda az ve öz şeye sahip olanların mutluluğunun ne kadar çok ve yoğun olduğuna hiç dikkat ettiniz mi?
Ve…

Yetmiş yıllık ömrünüzün sonuna geldiğinizde, oradan geriye doğru ömrünüzün bütününe bakarsanız; nerede, nasıl zaman geçirmiş olmak sizi daha tatmin edici bir yaşama götürür?

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu
kemalbasaranoglu@gmail.com
Facebook 
Linkedin
www.tykocluk.com

Koçluk Almak için 16 Önemli Nedeniniz Var…

Profesyonel Erickson Koçu olarak, farklı meslek ve yaş gruplarında koçluk alan müşterilerimle yaptığım koçluklarım sonucunda ortaya çıkan en önemli 16 koçluk alma nedeninin sentezidir…

Sunum için görsele tıklayınız…

Farkındalık dolu günler dileğimle..

“İnsan Potansiyelini Fırsatlara Dönüştüren Görüşmeler”

 

Kemal Başaranoğlu

Profesyonel Erickson Koçu

kemalbasaranoglu@gmail.com

Facebook 

Linkedin 

www.tykocluk.com

İşime Burnunu Sokma! Sadece destekle….

“İyi bir eleman sadece CEO ve yönetim
ekibinden iyi olmakla kalmamalı
aynı zamanda da farklı olmalıdır.”

 

Guy Kawasaki
 
 
İş hayatına baktığımızda çoğu zaman yöneticilerin çalışanlarının işlerine karıştıklarını hatta detaylarda boğulduklarını görmekteyiz. Bu konuda iki yorumum var:
1. Yönetici eski davranış ve alışkanlıkların devamlılığını sağlamak ve en iyi bildiği şeyi yapmak üzere önceki sorumlulukları ile zaman geçirir.
2. Yönetici geldiği pozisyonda tam olarak ne yapacağını bilmediği ve doğru bir şekilde desteklenmediği için kendine uğraş çıkarır.
Bu konu ile ilgili çok güzel bir hikaye var …
“Bir gün bir fabrikada çalışan bir genel müdür varmış. Bu genel müdür tüm gün gününü camın önünde fabrika bacalarına bakarak geçirir, çok nadir sahaya inermiş. Bunu gören fabrika sahipleri, bu yaşlı ve tembel gördükleri genel müdürü emekli edip, yerine genç bir genel müdür getirirlerse hem genel müdürün daha fazla atölyelere ineceğini hem de %20’lerde olan karlılığın %40-50’lere taşınacağını düşünmüşler. Sonunda genel müdür emekli edilmiş ve yerine cabbar mı cabbar, genç mi genç, çalışkan mı çalışkan, eğitimli mi eğitimli bir genel müdür getirilmiş. İlk aylarda gözlemledikleri, sürekli atölyelerde gezinen ve oradan oraya koşan yağ, kir pas içinde bir yöneticiymiş. Tam da istedikleri şeyi elde etmişler. İlk üç ay  sonuçları gelince ilk hayal kırıklığı yaşanmış. Karlılık birden bire %20’lerden eksilere inmez mi? Fabrika sahipleri bunu alışma fazına bağlamış. Derken altı ay sonu gelmiş. Genel müdür artık ofisten ayrılmaz olmuş. Sürekli çalışanlarla berabermiş her yerden çıkıyormuş ama sonuçlar zarar yönünde dramatik olarak ilerliyor,
%20’lere kadar ulaşmış. Fabrika müdürleri zamana ihtiyacın olduğunu düşünerek birinci yılın sonuna kadar beklemişler ama birinci yılın sonunda zarar %30’ları aşmış. Apar topar eski genel müdüre gitmişler. O sırada genel müdür evininin bahçesinde çiçeklerle uğraşıyormuş. Eski patronlarını görünce; “Oooo hoşgeldiniz, ben sizleri daha erken bekliyordum”, demiş.  Patronlardan biri; “Sen odadan neredeyse çıkmazken karlılık vardı, halbuki senden daha çok çalışan sahadan inmeyen birini bulduk zarardan burnumuzu çıkaramıyoruz. Bunu anlayamıyoruz ve tekrar işinin başına dönmeni istiyoruz demiş”. Eski genel müdür bilgece bir ses tonu ile: “Ben tüm gün bacaları izler, bacalardan çıkan dumanın renginde bir değişim olduğunda
atölyelerde problem olduğunun anlar ve iner ekiplere analiz süreçlerinde yardıma ihtiyaçları olup olmadıklarını sorardım. Problem çözüldükten sonra da tekrar odama çıkar bacaları gözlerdim. Bu çalışanlara, otonomi, problem anında yönetim desteğinin hazır olduğunu ve aynı zamanda kendi kaynakları ile (bilgi, beceri, deneyim,..vs) bu problemlerin üstesinden gelebileceklerinin farkındalığını katmaktaydı. Bugün ise her işin içinde gezen bir yöneticiniz değil, bir çalışanınız var. Ve bu yöneticiniz artık yönetmekten ziyade çalışanlar tarafından yönetilmektedir. Bu noktadan sonra benim oraya gelmem bile hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Zira çalışanlar yöneticinin nasıl
çalıştırılacağını öğrenmiş durumda…”
Hiç düşündünüz mü? Yönetici olarak siz ya da çalışan olarak yöneticileriniz işinize burnunu ne kadar sokuyor…
Milton Erickson “Her insan kendi ihtiyaç duyduğu kaynaklara sahiptir” der. Peki öyleyse, öncelikle yöneticiler olarak sizler çalışanların kendi kaynaklarına ulaşması için ne kadar destekliyorsunuz? Kendi kaynaklarına ulaşma ve potansiyellerini
harekete geçirmenin sonuçlarınız üzerinde nasıl sonuçlar ortaya çıkaracağını düşünmek ister misiniz? Çalışanların kaynakları ile otonom çalışması sonucunda size kalan zamanda siz kendiniz için neler yapabilirsiniz? Yoksa kendi potansiyelinizi keşfetme fırsatını değerlendirmek istemez misiniz?
Şimdi bir yöneticiye bağlı çalışanlar; sizler kendinizi ne kadar tanıyor ve potansiyelinizin ne kadar farkındasınız? Bu potansiyeli kullanmak üzere gerektiğinde kendinizi ne kadar ifade ediyorsunuz? Harekete geçmek, sizin kendi değerinizi ortaya çıkarmada sizleri ne kadar destekliyor? Peki ya hiç bilmediğiniz kaynakların ve potansiyelin farkına varırsanız ve bu kaynakları da
harekete geçirdiğinizde, artık o kurumda çalışır mıydınız? Yoksa başka bir kurumda daha arzu ettiğiniz bir yerde mi olurdunuz? Kendi girişiminizi mi yaratırdınız?
“Steve
Jobs, A sınıfı oyuncuların A sınıfı insanları işe aldığını, B sınıfı
oyuncuların C sınıfı oyuncuları, C sınıfı oyuncuların da D sınıfı insanları işe aldığını söyler. Bu mantıkla Z sınıfı oyunculara ulaşmak uzun sürmez.  Steve’in kavramını “A sınıfı oyuncular A+
sınıfı insanları işe alır” şeklinde geliştirdim. Bir CEO’nun yapması gereken işlerin başında kendisinden daha iyi yöneticiler almak gelir. Yöneticilerin yapması gereken işlerin başında ise kendisinden daha iyi çalışanlar almak gelir. “Girişimcinin El Kitabı 2.0 / Guy Kawasaki
Şayet, A sınıfı bir takım yaratmak istiyorsanız, sizden bir tık üstte çalışanlarınızın olmasını sağlamalısınız. Sizden iyi çalışanlarınızın olması sizin varlığınızı riske etmediği gibi, size ve içinde bulunduğunuz takıma gelişim fırsatı verir. Unutmayın, 10 kişilik bir ekipten 10 beyin de elde edilebilir; 1 beyin de; 100 beyin de. Sizden iyi niteliklerde çalışan bulamıyorsanız, en iyilerini alın. Sonra yönetici
ya da lider olarak çalışanlarınıza alan açın ve güçlü yönlerini ortaya
koymaları için motive edin. Bakın takımınızın gelişimi nasıl hızlanacak…
Bob Sutton’ın “Good Boss, Bad Boss: How to Be the Best..and Learn from the Worst” adlı kitabında iyi patronların 12 inancını listelemiştir. Bunlardan en kritik olanı “Haklıymış gibi savaşır, hatalıymış gibi dinlerim; çalışanlarıma da aynı şeyleri yapmayı öğretirim” diyendir.
Bırakın çalışanları kendi potansiyelinden fırsatları yaratmayı keşfederken onlara destek olun. Bir koçluk alan çalışanın ifade ettiği gibi, “söylediklerim etkin bir şekilde dinlendiğinde ve bana alan açıldığında ne kadar da çok yapabileceğim varmış”. Diğer bir koçluk alan yöneticinin de dediği gibi; “kendi potansiyelini fark etmek, fark yaratmanın kendisi olmaktır”.
Fark yaratan bir SİZ’i görmek size ne hissettirir?
Kemal Başaranoğlu

Profesyonel Erickson Koçu

kemalbasaranoglu@gmail.com

Facebook 

Linkedin 

www.tykocluk.com

 
 
 
 

Kendi Değerinizi Altı Adımda Yeniden Belirlemek…

Aslında bugün yaptığınız bazı davranışlardan ve bu
davranışların sonucunda elde ettiğiniz yaşama şeklinden, hayatınızda ilk defa
kenarına yüzünüzü çarptığınız masa sorumlu! Ne kadar da çok canınız yanmıştı
değil mi? Hatta alnınızın ortasında kocaman bir morluk oluşmuştu. Belki de
yüzünüzdeki o kan damlası ile o gün ilk kez karşılaşmıştınız.
Şimdi nereden çıktı bu masa diyeceksiniz. Şöyle bir
geçmişinize dönmeye ne dersiniz. Hatırlar mısınız, bir gün evde fark etmediniz
ve kazara bir masanın kenarına çarptınız. Sizinki masa değil de sehpa mıydı? Ya
da bir dolap? Yoksa kendi evinizde değil de, teyzenizin evinde mi çarpmıştınız?
Sonrasında ne oldu, onu da hatırlıyor musunuz? Anne ya da babanız size ne kadar
sakar olduğunuzu daha dikkatli olmanız gerektiğini mi söyledi? Hiç sanmıyorum.
Zira hepimiz bir şekilde korunduk, tıpkı bugün bizim de çocuklarımızı
koruduğumuz gibi
. Yani ne oldu? Suçlu bulundu! Masa, sehpa, dolap veya
çarptığımız her neyse…
Bundan sonra olaylar şuna benzer şekilde gerçekleşti.
Öncelikle ilk hareket olarak en yakın büyüğünüz tarafından kucaklandınız. Her
zaman arkanızda birilerinin olduğunu fark ettiniz,
en ufak bir çarpmada bile.
Halbuki onlar görmeden belki de kaçıncı defa masaya çarpıyordunuz da kimse fark
etmemişti ve sizin de sesiniz çıkmamıştı. Daha sonra da suçlu bir güzel
azarlandı, hatta dövüldü, hem de defalarca önce büyükleriniz tarafından sonra
da acılarınızı dindirsin diye sizin tarafınızdan. Siz istemeseniz bile onlar
sizin elinizi tutarak o masaya vurdu. O gün hayatınızın en önemli iki şeyini
öğrendiniz. Birincisi kendi başınıza bir şeylerle baş etmeye gerek yok, zira
arkanızda olacak mutlaka birileri var. İkincisi ise suçlu siz değilsiniz! Siz
dikkat etmeseniz suçlu olsanız bile sorumluluk sizde değil, cansız da olsa
canlı da olsa “onlarda”.
Ailenizde, iş yerinizde, sosyal ortamlarda, …vb. Bu
tarife uygun insanlarla karşılaşıyor musunuz? Yoksa çok daha uzağa gitmesek mi,
şöyle bir aynaya bakmak ister misiniz?

Bunca yıldır öğrendiğiniz ve uygulaya uygulaya zihinde
otoban haline getirdiğiniz bu zihinsel davranış modelini nasıl terk
edebilirsiniz?
  • SEÇİM:
    Yaptığınız şey bir seçimden ibarettir. Suçlamayı bırakın ve kendinize dönüp
    bakın. “Acaba ben neyi farklı yapsaydım sonuç benim için daha değerli olurdu?”
    diye düşünmeye başlayın.
  • NİYET: Bunu
    yapabilmeniz için öncelikle niyetiniz bütünün hayrına olmak üzere harekete
    geçmek olmalıdır.
  • İNANÇ:
    Yılların otobanından ayrılıp yeni bir yol, hatta tali yola geçmek sağlam bir
    inanç ister. Bu inancın sizin için neden önemli olduğunu bulursanız, tali
    yolunuzu oluşturmakla kalmayacak ayrıca bu yeni yolu hızlıca otobana da
    çevirebileceksiniz.
  • VİZYON: Bu
    inancın ötesinde aslında yaşamınızın sorumluluğunu alma gibi derin bir vizyonun
    farkına varmak bir diğer aşamanız.
  • Eylem Adımları: Yaptığınız seçim ile ilgili planlar yaparak harekete geçmek
    seçilmelidir.
  • Kararlılık: Bugüne
    kadar hiç bilmediğiniz bir yol olduğu için, daha önce hiç karşılaşmadığınız
    şeylerle de karşılaşabilirsiniz. Karşınıza ne çıkarsa çıksın kararlılıkla
    yolunuza devam edin. Elde edeceğiniz sonucun değeri sizi yolda tutacak
    motivasyonununuz olsun.

Bu altı adımı hayatınıza kattığınızda, hayatınızda ne tür
değişimlerin olabileceğini hayal edebiliyor musunuz?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Kız Almaya Giderken, Kızdan (ve hatta Oğuldan) Olmak!

Anadolu’da yaygın bir deyimdir, Kız Almak. Kıyı sahil şeridinde bu kimi zaman kız almaktan oğlan almaya da geçebilir. Evliliklerde genel kanı kızların erkek çocukların ailelerine gidiyor olduğudur. Aslında ne erkek ailesine ne de kız ailesine bir gidiş vardır dersem bana ne kadar katılırsınız?

Sistem yapılarını anlamak aslında bu işin cevabını da vermektir. Aile kendi içinde bir sistem barındırır. Kendine özel bir dinamiği, kuralları ve yapısı vardır. Varsayalım ki, iki aile olsun. A ve B ailelerinin 2 de çocuğu (bir erkek bir kız) olsun.
Her bir ailedeki bireyler (anne, baba ve çocukların oluşturduğu) kendi içinde sahip oldukları değerler, paylaşımlar, kurallar, davranışlar, beceriler,. ..vs ile kendine ait bir sisteme sahiptir. Bu sistem, onlar bir arada iken varlığını sürdürebilir.
Bir gün bu ailelerin çocuklarının evlenme kararı aldığını varsayalım. Yani Çocuk A ve Çocuk B ailelerinden çıktılar. Yeni durumda A ve B aileleri şu yeni şekle bürünür.
Burada aslında A ve B ailelerinin çocuklarının ayrılması yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi yeni bir aile yapısı oluşturmuştur ki, bu da ilk durumdan farklıdır. En basitinden dörder kişilik bireylerden oluşan aileler üçer kişilik aileye dönüşür. Nicelik haricinde nitelikte de değişimler olur. Örneğin Çocuk B, ailede çöpleri dışarı çıkarıyorsa, artık bir başkasının bu görevi alması gerekir, tıpkı A çocuğu şayet Pazar sofrasını hazırlıyorsa artık başkasının ya da başkalarının A ailesinde bu görevi gerçekleştirmesi gerekebileceği gibi.
Sistemlerde bir eleman ayrılır ya da sisteme başka bir eleman girerse,
o sistem değişir.
A ve B ailelerinden ayrılan çocuklar kendi C Ailesini oluşturur.

Bu ailenin de kendine ait dinamikleri ilk günden itibaren oluşmaya başlar. Kendi aile değerleri, davranışları, inançları, … vb. gibi. Varsayalım ki C ailesine bir çocuk geldi yeni durum şu hale geçer.

Yani C sistemi de tekrar değişime uğrar. Şimdi özetle yukarıdakilere baktığınızda “Gerçekten kız(oğlan) mı alınıyor?”.
Bunun bir ileri noktası, evlilikler sonrasında A ve B ailelerinin çocuklarının değiştiğini ifade etmeleridir. Hatta daha da vahim tarafı ana aileler evlilikle kendi çocuklarını kaybettiklerini iddia eder. Bu noktada bir şekilde C ailesinin fertleri anne babaların oluşturduğu ailenin (A ve B Aileleri) eski yapısını korumak adına çaba harcarlarsa (bu sadece bir çabadan öte olamaz zira yukarıda anlatıldığı gibi sistemler değişti ve yeni bir sistem oluştuğu için hiçbir şey önceki gibi olamaz) sonuç tatmin edici olmayabileceği gibi A, B ve C aileleri içindeki bireylerde değer çatışmalarına da yol açabilir. Bu süreci toparlamak adına her bir birey birbirine bir şeyleri yaptırmaya çalışabilir.

Hayatınızda kimseye kendisi istemeden en ufak bir şey yaptıramazsınız!
En fazla yaptırdığınıza kendinizi inandırırsınız!”
Burada zamanla her bir sistem kendi dinamiğini tekrar kendisi oluşturacaktır.  Bu bilgiyi ebeveynleriniz ile paylaşmaya ne dersiniz? Çocuğunuz varsa bu bilgi ışığında çocuğunuzun evliliğine bakmak size neler kazandırır?
İlişkiler
düzleminde anlattığım bu konuyu bir de iş yaşamında düşünürseniz… Kimi zaman şirketlerde takımın içinde bulunan biri yükseltilip takımın başına getirilir, kimi zamansa birileri dışardan-tepeden indirilir. Her iki durumda da sistem değişir. Var olan sistemler performanslı olsa bile, değişim ile oluşan bu yeni yapıda performans kaybı yaşanması olasıdır. 

Bu noktada performansı korumak ve hatta daha üst seviyelere taşımak için siz neler yapardınız? https://kemalbasaranoglu.blogspot.com.tr/ adresinde yapacağınız yorumlardan en çok beğeni alan birine 2 çalışma koçluk hediye edeceğim. Kendi cevabımı da bir sonraki yazı öncesinde açıklayacağım.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Masanın karşısında kaç lira ediyorsunuz?

“İnsan umuda doğru yol
alır”
Tıpkı herkes gibi sizin de zaman
zaman çalıştığınız yerden, yaptığınız işten memnun olmadığınız olur mu? En çok
şikayet edilen konu nedir? Kariyer mi, maaş mı?
Hiç sorguladınız mı, kariyer sizin
için neden değerlidir?
İlerleme, fırsat bolluğuna
erişme, gelişim, tatmin, ekonomik ferahlık (yine para mı çıktı?),…ya da başka
şeyler…
Bir insanın iş ile ilgili değeri
ne olabilir diye sorarsanız bana masanızın boyu ve dengesi kadardır derim.
Aslında insan nasıl kendi ayakları üzerinde duruyorsa, bir masa da sahip olduğu
ayakları üzerinde durmaktadır. İş anlamında gerçekten bir kişinin 4 temel
noktadaki yaklaşımı onun başarısını gösterir.
1. Ayak  TUTKU: Yaptığı işe
karşı beslediği hislerdir. Daha çok insanın Ben’ine hizmet eder.
2. Ayak ETKİ ALANI: Yaptıkları ve ürettikleri ile kaç kişinin hayatına
dokunduğu ve değiştirdiğidir. Bu kişinin ilişkisel boyutuna dokunur.

3. Ayak KATMA DEĞER: Bireylere ya da kurumlara kattıklarını ifade
eder. Hedeflerin gerçekleştirilmesidir.


4. Ayak ADANMIŞLIK: Yaptığı şeyi “iş” olmaktan çıkarır. Hobiden kazanç
elde eder ve maneviyatındaki büyük resme destek olur.
Bu masanın dengesizliğinde dört
ayaktan her biri ne sonuçlar doğurur;
Tutku dengesizse, zorlama işe gelinir. Günü kurtarmak hedeftir.

Etki Alanı dengesiz kalıyorsa, az tanınmışlık, düşük fayda,
tatminsizlik ortaya çıkar.


Katma Değer dengesizse, fayda azdır. Verimsizlik hatta şirketler
için külfet olan bir çalışan var demektir.


Adanmışlık dengesiz kalıyorsa, o şey “iş” olmaktan yapılması
gerekenden başka bir şey olmaz. Bir gün çalışılır, bir gün çalışılmak istenmez.
Birey arayışa (kimi zaman sahte bir arayışı) çıkar.
Kır masalarının ayakları
genellikle oynar ve masaya ilk oturan kişi, ayakları kontrol eder ve buna
karşılık hangi ayakta sıkıntı var ise o ayağı sabitlemek üzere bir şey
sıkıştırır (Peçete, taş,..vs)

Peki siz masanın karşısında değerinizi net bir şekilde telaffuz etmek için
hangi alan(lar)ın üzerine çalışmak zorundasınız? Bu alanlar üzerinde çalışmak
sizin değerinizi nereye taşır?


Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Taşınacak Yükler Pardon Yapılacak İşler Listesi

Geçenlerde elime geçmişte kendime yazmış olduğum bir “Yapılacaklar
Listesi”
geçti.  İlk fark ettiğim
şey birçok aksiyonun tamamlandığı ama yanına “tık” atılmadığı oldu. Daha sonra fark ettiğim ikinci şey, bazı
eylemlerin yapılmadığıydı.
Eminim herkes
hayatında en az bir kere de olsa bir sebeple bir “Yapılacaklar Listesi”
yapmıştır.
Bu bir
pazar/market alışverişi olabileceği gibi, akademik kariyer süreci de olabilir.
İş hayatında herkesin bir şekilde zaten hep “Yapılacaklar Listesi” ve kendine
göre bir yazma-takip sistemi vardır. Herkes elle yazmayabilir. Kimisi bunları
akılda tutmayı tercih eder. Kimisi ise güncel teknoloji ile cep telefonu ya da
laptop gibi bütünleşik öğeleri kullanan sistemlerle oluşturup takip eder.  Siz nasıl tutuyorsunuz? 
Bu arada en son ne
zaman “Yapılacaklar Listenizi” oluşturdunuz?
Şu an sizden o son listeden bir önceki listeyi gözünüzün
önüne getirmenizi istesem, kendinizi oradaki eylemlerden hangilerini
tamamlamış olarak bulursunuz? Ya da hangilerini tamamladığınızı ve
bıraktığınızı görürsünüz.

Bu noktada aklıma bir hikâye geldi.
Geçmiş ve geleceğin o sonsuz zamanı oluşturduğu, dünyanın en
tuhaf kıtasının en bereketli coğrafyasında ve o coğrafyaya ait en ilginç
ülkesinin en güzel yerinde yaşayan bir insan varmış. Bu insanın zaman içindeki
yolcuğu da tıpkı diğer insanlar gibiymiş. Her gün yeni yaşına bir gün
katmaktaymış. Ve bugün bu ilerleyen yaşından geçmişine doğru baktığında doğduğu
o ilk dakikalardan itibaren hayatında bir şeylerin hep eksik kaldığını,
tamamlan(a)madığını fark etmiş. Sonra kendini bunun nedenleri üzerine düşünmeye
bırakmış.

  • Doğum anında o çığlığı yeterince atmadım mı acaba?
  • Yoksa anne sütünü yeterince alamadım mı?
  • Ya da insan olarak bugüne kadar ihtiyaç duyduğum o ilgi ve
    sevgiye yeterince ulaşamadım mı?
Acaba bunlar mıydı onun kendisini hep eksik hissetmesine
neden olan şeyler… Herkesin kendisini eksik hissettiği zamanlar olmaz mı ? Bizim
insanımız da kendi eksikliklerine bütünsel bir çerçeveden baktığında, bu
eksiklerle hayatında tamamlanmamış eylemler arasındaki ilişkiyi fark etmiş.
Az ilerde gözüne bir eşek çarpmış. Eşek o kadar yüklüymüş
ki, eşeğin yükünün ağırlığını kendinde hissetmiş. Bir yorgunluk, bir
tatminsizlik ve bir başarısızlık dürtüsü omuzlarına binmiş, tıpkı eşeğin
yükleri gibi. O an bu dürtünün tamamlanmamış işlerin ve tatminsiz eksikliklerin
arkasından geldiğini fark etmiş. Bir ara eşeğin üzerinden yüklerin tek tek alınmaya
başladığını izlemeye başlamış. Her bir yükün eşeğin üzerinden kalktığında,
eşeğin yüzünde tatlı bir tebessüm ortaya çıkmış. Yüksüz kalan eşeğin rahat
hareketlerinin arkasında keyifli bir anırma sesi gelmiş. Bir an için o ses bir
filtreden geçmiş ve insanın anlayacağı sözlere dökülmüş ve duyduklarına
inanamamış insanımız:
“Hey sen! Eksiklerin
olmasa ve her şeyi şu an itibari ile tamamlamaya başlarsan omuzlarındaki yüklerin
yerine neye sahip olursun? ”
O an sanki omuzlarına bir şey olmuş! Gücü yerine gelmiş ve
dünyanın en tuhaf kıtasının en bereketli coğrafyasının, o en ilginç ülkesinin o
en güzel yerinde kendisine bir “Yapılacaklar Listesi” yapmış. Sonra bir hayal
kurmuş: Liste tamamlandığını görmüş. Görmesi ile gözünün gözünün önünde bir
kapının açılması bir olmuş. Bir de o kapıdan giren kendisini görmüş yeni bir
ülkeye, yepyeni bir coğrafyaya ve belki de yeni bir kıtaya geçmek üzere….
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Hop Hop Değiş Tonton! İnançlar 2

Hayatın anlamı bizim sembollere
verdiğimiz anlamların arkasında şekillenmektedir.
Dünyayı algılamamız semboller
üzerinden olmaktadır. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan siz de harflerin
oluşturduğu sembollerle benimle iletişime geçiyorsunuz. Ya da tam tersi bir
şekilde ben sizinle iletişime geçiyorum.
Her yazımı yazarken aklımdan şu
sözler geçer:
“Bugün acaba kimleri düşündürüp, hayatlarındaki
hassas bir noktaya temas edeceğim. Belki de kişinin hayatında önemli bir
farkındalık yaratacağım ve bu farkındalık da kelebek etkisi şeklinde hem
kişinin hayatını hem de toplumu dönüştürecek”.
Bir düşünsenize sizin hayatınızda
çok büyük öneme sahip olan okuduğunuz bir kitabı, izlediğiniz bir filmi ya da rol
model aldığınız bir kişiyi. Herkesin hayatında yok mudur böyle şeyler? İşte
benim de hayatımda önemi olan yazılar, kitaplar, filmler olduğu gibi, ben de
yazdıklarımla insanların hayatlarına dokunuyorum.  Kimi zaman geri dönüşler hemen olduğu gibi,
kimi zaman bir toplantıda “ben sizi uzun süredir takip ediyorum”, “geçen yıl
sonunda yazdığınız yazıyı ara ara okur, nerede olduğuma bakarım”, …vb. gibi de
olmaktadır.
Aslında yukarıya yazdıklarıma
bakarsanız, her yazıda içimden geçen cümle ile kendime güçlü bir inanç
oluşturmuş olduğumu fark edersiniz. Bu inancı birçok değerlerle destekliyorum: Üretkenlik, Paylaşım, Gelişim, Değişim ve
Dönüşüm.
Değerlerimle destekli inançlarım sayesinde de neredeyse her hafta
mutlaka bir konuyu kaleme alıyorum.
İnançlar gördüğünüz gibi kendi
kendimize oluşturabileceğimiz ve hatta güçlendirebileceğimiz şeyler.

Geçen haftaki yazı sonrasında inançlarınızı listelediniz mi? Bunlardan sizi
destekleyen yanınıza almanız gereken en önemli 3 inancınız hangisidir? Peki ya
sizi köstekleyen bir şekilde hayatı size zindan eden ve kurtulursanız hayatın
dizginlerini elinize alacağınızı düşündüğünüz 3 negatif inancınız nedir?
Listeyi yapmayanlar, hemen listesini oluşturabilir ve kaldıkları yerden yazıyı
okumaya devam edebilir.
Sizi rahatsız eden bir inancınız
mı var? O zaman inancı sorgulayın! Bir süre sonra bu inancın sallandığını
göreceksiniz. İnancı yıkmak mı? Daha fazla sorgulayın!
İnançları farklı boyutlarda
inceleyebiliriz. Kimi inançlar çok hafiftir. İskambil kağıtlarından oluşan kule
gibi. Bunlar genellikle o gün ihtiyacımız olduğu için birilerinden (aile içi,
kurum içi, sevdiğimiz bir dosttan, sosyal medya’dan, … vb. gibi) satın
almışızdır. Eminizdir ama geçici bir durumdur, çok sık kullanılmadığı gibi en
ufak bir sorgulama ile ortadan kalkabilir. Örneğin farklı birçok diyeti
deneyimlemiş kilo vermeye çalışan bir birey (farklı diyetleri deneyimleme
uzmanı), her yeni duyduğu diyeti denemek ister. O başlangıç motivasyonu ile ilk
etkisini de görür. Ta ki o ilk kaçamağı yapana kadar. Sonrasında ne olduğunu
herkes biliyor zaten. Bu kişilerden değilseniz bile çevrenize bakmanız yeterli…
İkinci seviye inançlar daha
güçlü, kendini sürekli olarak doğrulayan ve arkasında tekrarlayan ve aynı
sonucu taşıyan bir deneyimi de taşırlar. Öğrencilik yıllarında bazı arkadaşlarıma
hayrandım. Tüm yıl çalışmasalar bile son 1 hafta boyunca yaptıkları çalışma ile
okulu oldukça rahat bitirirlerdi. Bu kişiler belki benim kabul edemediğim ve
inanmadığım genel bir inancı kabul etmişlerdi: “Sınavlardan önce son bir hafta sınavlara çalışırsan rahat rahat okulu
bitirsin”
. Tabi ilk sınav sonuçları, ikinci sınav sonuçları ,.. derken
gerçekten de sınav önceleri hariç oldukça konforlu okul hayatları vardı.
Kurumsal iş ortamlarında en çok inanılan konulardan biri de ‘torpil algısı’.
Nasıl da kendini gerçekleştirir bir kehanettir bu inanç! Torpili olmayanlar bir
yere gelemez değil mi? Çevrenizdeki herkes torpilli değil mi?  Bir kişi dahi, işi hak ederek oraya gelmemiş
midir? İnançları yıkmak isterseniz, sorular sorup sorgulayın. Uzun uzun…
Üçüncü seviye inançlar daha katı,
kemikleşmiş (Anthony Robbins buna iman der), sağlam binanın sağlam sütunları
gibi olanlardır. Buna dini inançlar girdiği gibi kişinin (kendisi ile ilgili)
büyük resmi ile ilgili olanlar da girebilir. Bu inançların olumlu olanları
sizleri rahatlıkla ayakta tutarken, olumsuz olanları hayatınızı bir kapanın
içinde yaşamanıza neden olur. Benim bugüne kadar duyduğum en güzel ve olumlu
inanç, bir doktor arkadaşımın inancı olan:
“Ben Allah’ın sevgili kuluyum. Benim işlerim hep rast gider”
olandır. Tabi
duyduğum en kötü inanç cümlesi de “Değişim
çok zor”
dur. Zor olan değişim mi?
Yoksa değişimin düşüncesi mi?
Yüzme öğrenecek kişinin korkusu başına
gelecek tehlikeleri düşünmesindendir. Yoksa denize girdiğinde başına ne gelirse
gelsin, ona adapte olmaya, uyum sağlamaya ve yaşamını devam ettirmeye çalışır.
Yani değişerek adapte olur. 
Bu seviyede inançları sorgulama konusunda kişi
oldukça dirençlidir! Sorgulamak istemediği gibi sorgulatmak da istemez.
Hadi biraz sorgulayın
inançlarınızı bakın neler olacak?
Altın kural 1: Değiştirmek istediğiniz, size köstek olan bir
inancınızı ele alın.
Altın Kural 2: Bu inancı sorgulayın.
–      
En az 1, en çok 10 olmak üzere bu inanç ne kadar
doğru bir inançtır?
–      
Bu inanç sizce saçma bir inanç olabilir mi?
Neden?
–      
Bu inançla yaşamanın
o  
Fiziksel alanınıza (genel olarak yaptıklarınız,
ettikleriniz)
o  
Duygusal alanınıza ve ilişkilerinize,
o  
Kendinize (BEN’inize)
o  
Büyük resminize maliyeti nedir?
–      
Bu inançla artık yaşamazsanız ne olur?
İnancınız sarsılmaya başladı mı?
Altın Kural 3: Bu olumsuz inancın yerine olumu bir inanç
yerleştirin. Bu inancı daha da güçlü deneyimlemek ve güçlendirmek için neler
yapabilirsiniz?
Coğrafyamız içinde köstekleyecek
inançları barındırdığı gibi aynı zamanda başarılı olmuş birçok örneği de
barındırır. Bu noktada konusunda başarılı insanları gözlemleyin, tanışın,
modelleyin.
İnançlar, arkasında neden sonuç
ilişkisinin yanında, NLP (Neuro Linguistic Programming)’de anlatılan silme,
bozma ve genelleme modellerini de içermektedir. Bu konuları önümüzdeki
yazılarda paylaşmayı planlıyorum.
 Farkındalık yaratan koçluk çalışmaları ve NLP
ile birçok inanç değiştirilebilir.
Japonların kalitesi konusunda
şüpheniz yoktur değil mi? Biliyor musunuz 1950’lere kadar Japonların kalitesi
çok kötüydü. General Mac Arthur, Dr. W. Deming’i Japonya’ya gönderir. Zira
Japonlarla bir telefon görüşmesini dahi doğru düzgün yapamamaktadır. Dr. W. Deming,
Japonlara çok güçlü bir inanç aşılar: “Çalışmaların
kalitesini yükseltmek yolunda, her gün ve hiç bitmeyecek şekilde adanmanın
dünya pazarına 10-20 yıl içinde  hakim olmak
anlamına gelmektedir”
. Japonlar’ın sürekli iyileşme (Kaizen) felsefesinin
sırrı buradan gelmektedir.
Hayatınızda bir şeyi
gerçekleştirmek isterseniz, Alman düşünür Arthur Schopenhaeur’ın felsefesini
uygulayabilirsiniz.
–      
Önce alay edilme
–      
Sonra şiddetle karşı çıkılma
–      
Son olarak, zaten belli olan bir şey, denilme ve
kabul edilme.
Başınıza gelenler her neyse bu
şekilde olmuyor mu?
Hop hop değiş Tonton diyerek inançlarınız
değiştirmenin zamanı gelmedi mi?



Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
(*) 1980’lerde yayınlanan Tonton Ailesi. “Hop
hop değiş tonton” denilerek, farklı şekillere bürünen karakterler.

Düğümün Farkına Varmak? İnançlar: 1

Ne
kadar çok değişiklik oluyor etrafımızda farkında mısınız? Yeni bir ilişki, yeni
bir dili öğrenme, yeni arkadaşlıklar, yeni bir iş, yeni sosyal çevre, yeni
ilişkiler, yenilerin arayışı, … vb. gibi. Diğer bir ifade ile yaptıklarımız, belki de
yapamadıklarımız. O kadar çok cümle sayılabilir ki bizim zihinlerimizde yer
eden;
–       Elimizde imkanlar olmadığı için yeterince iyi
okullarda okuyamadık
–       İçinde olduğum sosyal çevrenin kısıtlığı ve niteliği
nedeni ile bu durumdayım
–     Bu işi yıllardır yapıyorum ve kurumumu tanıyorum. Bu
nedenle ben başka bir iş düşünemiyorum
–       Yeni bir kariyer için her şeye sıfırdan başlamak ve
çok çalışmak gerekir
–       İlişkimiz yürümüyor, çünkü ortama uygun davranışlar
sergilemiyor.
–       …
Yukarıdaki
cümleler, belli bir yerde ve belli bir zaman dilimindeki davranışları ifade
etmektedir. Ve genellikle bu davranışların üzerinden yine çözüm üretmeye
çalışırız.
Bir
zamanlar Anthony Robbins’in bir kitabında okumuştum. Baba alkolik ve uyuşturucu
bağımlısıydı. Çok yakın aralıklarla doğan iki oğlu vardı. Çocuklardan biri
uyuşturucu bataklığı, gangsterlik ve hapishaneleri yaşarken, diğeri ailesi ile
mutlu bir yönetici olarak hayatını devam ettiriyordu. Bu noktada iki çocuğa da
sorulur: “Hayatın neden böyle?”. Cevap birebir aynıdır: “Böyle bir baba ile
büyürken daha başka nasıl olmasını beklersiniz ki?”
Çevre ve davranış düzleminde aynı
koşullarda iki insandan iki farklı hayat…
Sizce bu farkın arkasındaki o sır nedir? Bu sırra erişmiş olmak
hayatınızda hangi alanlarda sizlere sıçrama yaşatır?
Einstein’ın
bir sözünü başucu cümleniz yapmanızı öneririm: “Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde
kalarak çözemezsiniz”.
Yani problemlere problemin içinde gezinerek cevap
aramak size sonuç getirmeyeceği gibi; varsayalım elde ettiniz, bu elde
ettiğinizin kalitesi ve etkinliği tartışma götürecektir.
Bir
yönetici yaptığım koçluk görüşmesinde sürekli sorunlarla uğraştığını ve bunun
onun üzerinde olumsuz ve yıkıcı etkisi olduğunu ifade etti. Pozitif koçluğun
önemini bilerek, sorunun yerine ne ile uğraşırsa kendini daha rahat
hissedeceğini sorduğumda, cevabı “Düğüm Çözmek” oldu. Düğüm çözmek
dediği anda fizyolojik ve psikolojik olarak algısı değişti, gülümsedi ve konusuna
hakim olmaya ve onu yönetmeye başladı. Bu sayede artık çözülmesi için düğümün
sadece çekilmesi kaldı.
Aslında
bir düğümü çözmek için yapılması gereken ilk şey düğümü çekiştirmekten ziyade
düğüme tepeden bakıp bir strateji geliştirmektir. İnsanlar genelde bir şeyleri
yapmanın zorluğundan bahseder ve açıklamaları genellikle, “..ama”lar veya “..evet ama
çok zor..”
lar ile devam eder. Yukarıdaki gibi, aynı zaman diliminde, aynı
koşullarda yaşayan ve aynı babanın iki çocuğu nasıl oldu da birbirinden çok
farklı hayat sürmeyi başardı? Üstelik aynı cevapları vererek!
Etrafınızda
ciddi travmalar yaşayan, ailesini kaybeden, intihardan dönen (ya da
kurtarılan), büyük şirketler yöneten ama bir anda her şeyi kenara bırakıp
Mandıra Filozof’unu yaşayan insanlar var mı? Yoksa bile bu şekilde kişilerin
varlıklarını ve başardıklarını sosyal medya, gazete, dergi,..vs üzerinden
görmüyor musunuz? Alkolik babanın oğulları ile bu durumdaki kişilerin ortak
noktası nedir sizce?
Bir
binayı ayakta tutan şey nedir dersem kolonlardır dersiniz herhalde. Gözlerinizi
kapatın. Bir bina düşünün kolonları olmayan. Bu binanın ayakta durması sizce ne
kadar mümkün olabilir ki? İskambil kağıtlarının üst üste konulması ile yapılan
şekillerin en ufak bir hamlede yıkılması gibi şayet kolonlar sağlam değilse, o
bina da yıkılacaktır. Ya bu bina sizseniz ? Sizi bu bina gibi dimdik tutacak
inançlarınız ve değerleriniz yoksa sizin kaderinizde alkolik babanın alkolik
oğlu gibi olmaya götürebilecektir. Değerler ve inançlarınız aslında yaşama
verdiğiniz anlamlılığı oluşturur. Arkasında bir anlamlılık yakalandığında, işte
o zaman sizi, alkolik babanın mutlu evliliği olan, iyi kariyerli çocuğu haline
getirir. Ya da hayatında bir travma yaşasa bile hayata daha farklı bir şekilde
bağlanıp, büyük toplumsal olayların ve oluşumların içinde yer alabilirsiniz.
Bugün
kendinize baktığınızda farkına vardığınız en temel inançlarınız nelerdir? Bu
inançlarınızdan hangileri sizleri olumlu olarak desteklemektedir? Hangileri
kösteklemektedir. Bir liste yapmanızı ve olumlu olanları koyu bir siyah veya
mavi renkle yazmanızı öneririm. Olumsuz yani size hayatınızda kısıt
yaratanları, kırmızı bir kalem ile yazıp onların da üzerine büyük bir çarpı
atmanızı öneririm.
Diğer
taraftan sizleri ayakta tutan değerlerinizin de bir listesini mutlaka yapın!
Bu
inançların nasıl oluştuğu ve inançların olumlularını sarımsaklayıp da mı
saklamalı? diğerlerini nasıl çöpe atmalı?”, “değerleri tanımak ne işinize
yarayacak?” gibi soruların cevabı bir sonraki güncelerde…
Güzel
bir hafta geçirmeniz dileğimle.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Büyük beklenti mutsuzluk mu getirir?

Büyük
beklenti içinde olmak hayalperestlik midir? Beklentiniz bugünün şart ve
olanakları içinde sizler için gerçekçi ise ona ulaşma olasılığınız yüksektir.
Örneğin cebinizde para var ve canınız tropik bir adaya gitmek istiyorsa,
sağlığınız da yerinde ise bu adaya gitmek üzere gerekli çalışmalara
başlayabilirsiniz. Bugünün şartları içinde şayet gerçekçi değilse henüz zamanı
gelmemiş demektir. Yani paranız yoksa da tropik adaya
gidebilirsiniz ama bugün değil! Bunun için beklentinizi zamana yaymak ve bu
zaman dilimi içinde sizi o beklentiye götürecek gerekli adımları cesaretle
atmak en mantıklısı. Para biriktirin, adayı araştırın, gelirinizi nasıl
arttıracağınızın yolunu bulun, aynı adaya gelmek isteyecek arkadaşlar edinin,
belki de o adadan başka beklentilerinizi ve bu beklentilere giden yolları
oluşturun. Kendinize ara ara dışardan bakmayı da ihmal etmeyin. Bakın o zaman
nasıl da mutlu bir şekilde amaca giden bir yolculukta yol aldığınızı
göreceksiniz. Bu yolculukta acı tecrübelerle karşılaşırsanız, bilin ki bunlar
sizin bir sonraki yolculuğunuzda hayatınızı kolaylaştıracak öğrenme fırsatlarıdır.
İnsan
hayatının bir nehre benzediğini birçok insan gibi ben de düşünüyorum. Her nehir özel bir akışa sahiptir değil mi? Tıpkı her insanın kendine özel bir hayat akışı
olduğu gibi.
Zamanın
herhangi bir diliminde, adı hiç duyulmamış bir coğrafyada ve bu coğrafyanın da
adı hiç duyulmamış bir ülkesinde, bugüne kadar doğan hiçbir çocuğa benzemeyen
bir çocuk dünyaya gelmiş. Bu çocuğun ülkesinde çocuklar daha doğar doğmaz
adları bir okyanus ya da nehir ile anılırmış. O gün doğan bu garip çocuğa da
coğrafyanın en tuhaf nehrinin adı verilmiş: Renk Cümbüşü. Zira bu nehir diğer
nehirlerden farklı olarak suyu farklı yerlerde farklı renklere bürünürmüş;
ışığın ve doğanın dansı, illüzyonu ile.
Renk
Cümbüşü’nün yaşamı da tıpkı bu nehir gibiymiş. Beklentileri gerçekliğin çok
ötesinde olduğu için genellikle çevresinde hayalci olarak anılırmış. O ise tüm
bunlara gülümseyerek bakar, cevap bile vermezmiş. Cevap vermez vermesine ama
diğer taraftan da insanları izlemekten de geri kalmazmış. Çevresindeki
insanlara baktığında; birbirine davranış
olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut kapasitelerinin
çok azını kullanan insanlar
fark etmiş. Bunun nedeni kabilenin büyüklerine
sormanın zamanının geldiğini hissetmiş. Kabilenin en yaşlı ve en bilgesi olan
Derin Sessizlik; bu soruya  “Mutsuz olmak yerine beklentileri az tutmak
kabile inancı açısından da makbul olandır”
cevabını vermiş.
O
sırada Renk Cümbüşü çocukluk günlerine gitmiş. Anne ve babasının kabilenin ileri
gelenleri ile beraber doğa koşullarının değişimi karşısında nasıl yeni yaşam
alanı aradıklarını anlatan hikayeleri kulağında duymuş. O sene doğanın isyanına
daha fazla dayanmak istemeyen kabile, kendilerine hem daha güvende hissedecekleri
hem de daha fazla kaliteli yiyecekler bulacakları inancı ile göç yollarına
düşmüşler. Aslında
ailesinin anlattığından bulunduğu koşullar ne kadar zor olsa da alışmaya da
başlamış olduklarını hatta oluşan koşullara karşı gelişerek birçok
yeteneklerini arttırmış olduklarını da biliyormuş. Zira artık daha iyi
avlanıyorlar ve böylece o güne kadar elde etmedikleri farklı lezzetleri
tadıyorlarmış. Bunun sonucunda kabilede çok iyi avcılar yetişmiş. Diğer
taraftan güneşin yakıcılığını arttırması onları daha korunaklı ve aynı zamanda
havalandırmalı yerler yapmaya yönlendirmiş ve kabilede yetkin ağaç işçilerinin
doğuşuna neden olmuş. Diğer taraftan bir grup hayvanların da evcilleştirilmesi
başarılmış.  Tüm bunları hatırlayan Renk
Cümbüşü o sırada bir tek şeyi hatırlayamadığını fark etmiş. Madem gelişim ve değişim ile doğaya adapte
olmuşlardı o zaman neden ortamlarını terk etmişlerdi
İçini kaplayan merak
duygusu ile Derin Sessizlik’e karşı gülümsedi. Bu sırada bilge, “O zaman kabile olarak çapımız farklı idi.
Zihnimizde elde edemeyeceğimizin korkusundan ziyade, elde edeceğimizin
heyecanını ve bunu elde ederken fark edeceğimiz farkındalıkların hayatımıza
katacağı acı ya da tatlı anıları düşünürdük”
dedi. Renk Cümbüşü: “Acı anı,
çok iyi gelmedi kulağıma, içimde, göğüs kafesimde bir ateş yaktı. Boğazımda da
bir gıcıklanma ve acı bir tat getirdi” diye cevapladı. Derin Sessizlik; “Acılar aslında hayatın bize verdiği tatlı
ve keyifli anların farklı bir versiyonudur ve içinde öğrenme barındırır. Yani
bir acı bir sonraki tecrübenin tadını da damağımıza sunmakta, kulağımıza
fısıldamaktadır”.

O sırada Renk Cümbüşü bir anda : “Bilmiyorum, herhalde çok tuhaf bir bebek
olduğum için, hatta hala tuhaf bir insan olduğum için” derken, Bilge’nin onun
zihni ile iletişim kurduğunu ve ona “neden
sana Renk Cümbüşü adının konulduğunu biliyor musun?”
sorusunu sorduğunu
fark etti. Annen ve baban yıllarca gerek ailelerinden aldıkları bilgileri
gerekse kabileyi gözlemleyerek, “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar
”dan oluştuğunun farkında idi.
Sen doğduğunda senin bu potansiyelini fark edip bunu kullanacağına inanarak
sana coğrafyanın en renkli nehrinin adı vermişler” dedi.

Derin Sessizlik, “Şayet ben buna
inanmadığımı söylersem, daha büyük bir potansiyelin keşfini nasıl elde
edebilirler ki”
diye cevap verirken, Renk Cümbüşü’nün ilk defa bilgenin
beynine telepatik olarak “Sen de
insanların potansiyellerinin farkında olmadığını düşünüyor musun?”
sorusunu
sorduğunu fark etmiş. O ana kadar hayatında ilk defa böyle bir tecrübe yaşayan
Renk Cümbüş’ü içinde pırpır eden kelebeğe dokunmuş.
O
an kabilenin en saygıdeğer gözlemcisi, ülkenin en büyük nehrinin renginin o
güne kadar hiç görmedikleri bir renge dönüştüğünü Bilge’ye iletmiş. Renk
Cümbüşü, o sırada kabiledeki Bilge’ye baktığında Bilge’nin bedeninin şeffaf
renkte olduğunu fark etmiş. Çok şaşırmış bu duruma ama Bilge “Şayet ben buna inanmadığımı söylersem, daha büyük bir
potansiyelin keşfini nasıl elde edebilirler ki? ”
diye tekrar etmiş. Renk
Cümbüşü kendisinde ortaya çıkan ikinci bir yetinin farkına varmış. Daha önce
hiç bilmediği bir yeti. Derin Sessizlik, “Kimseye şu an bundan bahsetme yoksa sana
kimse inanmayacaktır” demiş. “Zamana bırak farkındalıklarını paylaşmayı”

diye de eklemiş.
Bilge’nin
yanından ayrılan Renk Cümbüşü kendini kabilenin ortasına atmış. Orada
insanların bedenlerinin mavi, sarı, kırmızı, turuncu, turkuaz, mor, bej gibi
renklere sahip olduğunu ve kimsenin bunun farkına varmadığını anlamış, Derin
Sessizlik’ten ve kendisinden başka.
O
sırada kulağında bir ses fısıldanmış: “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar”
O
gün kendi kendine şunu söylemiş: “Ben gördüğümün ve hissettiğimin çok
ötesindeyim. Bunun keşfi için kendime odaklanacağım. Kendi odağım ile diğer
insanların da kendilerine odaklanmalarına yardımcı olacağım. Böylece insanların
potansiyelini keşfettireceğim. Böylece önce kendimin daha sonra da kabilemin
çapını genişleterek kabileyi renk cümbüşüne boğacağım”.
Mutsuz
olma korkusu sizi gelişimden alı koyar. Büyük hayaller kurmazsanız geleceğiniz de
olmaz. Gelecek hayallerinizi kurun ve bu hayallerinizi size inanlar ile paylaşın.
Paylaşın ki, bu hayalleriniz ağzınızdan çıkıp beyninize defalarca girsin ve her
bir tekrarda hayalleriniz daha da büyüsün, daha da zenginleşsin, daha da kapsayıcı
olsun. Daha çok insana dokunsun.
Mutsuzluk, sadece bir tecrübenin o anki
duygusundan ibarettir. Her yeni tecrübe umuttur! Umudu yeşertmek için harekete
geçme ve tecrübe edinme zamanı.

Hayatınızın
sonuna geldiğinizde bugüne dönme şansı verilseydi, çapınızı daha farklı bir
boyuta getirmek sizin için ne kadar değerli olurdu?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç