Kendi Değerinizi Altı Adımda Yeniden Belirlemek…

Aslında bugün yaptığınız bazı davranışlardan ve bu
davranışların sonucunda elde ettiğiniz yaşama şeklinden, hayatınızda ilk defa
kenarına yüzünüzü çarptığınız masa sorumlu! Ne kadar da çok canınız yanmıştı
değil mi? Hatta alnınızın ortasında kocaman bir morluk oluşmuştu. Belki de
yüzünüzdeki o kan damlası ile o gün ilk kez karşılaşmıştınız.
Şimdi nereden çıktı bu masa diyeceksiniz. Şöyle bir
geçmişinize dönmeye ne dersiniz. Hatırlar mısınız, bir gün evde fark etmediniz
ve kazara bir masanın kenarına çarptınız. Sizinki masa değil de sehpa mıydı? Ya
da bir dolap? Yoksa kendi evinizde değil de, teyzenizin evinde mi çarpmıştınız?
Sonrasında ne oldu, onu da hatırlıyor musunuz? Anne ya da babanız size ne kadar
sakar olduğunuzu daha dikkatli olmanız gerektiğini mi söyledi? Hiç sanmıyorum.
Zira hepimiz bir şekilde korunduk, tıpkı bugün bizim de çocuklarımızı
koruduğumuz gibi
. Yani ne oldu? Suçlu bulundu! Masa, sehpa, dolap veya
çarptığımız her neyse…
Bundan sonra olaylar şuna benzer şekilde gerçekleşti.
Öncelikle ilk hareket olarak en yakın büyüğünüz tarafından kucaklandınız. Her
zaman arkanızda birilerinin olduğunu fark ettiniz,
en ufak bir çarpmada bile.
Halbuki onlar görmeden belki de kaçıncı defa masaya çarpıyordunuz da kimse fark
etmemişti ve sizin de sesiniz çıkmamıştı. Daha sonra da suçlu bir güzel
azarlandı, hatta dövüldü, hem de defalarca önce büyükleriniz tarafından sonra
da acılarınızı dindirsin diye sizin tarafınızdan. Siz istemeseniz bile onlar
sizin elinizi tutarak o masaya vurdu. O gün hayatınızın en önemli iki şeyini
öğrendiniz. Birincisi kendi başınıza bir şeylerle baş etmeye gerek yok, zira
arkanızda olacak mutlaka birileri var. İkincisi ise suçlu siz değilsiniz! Siz
dikkat etmeseniz suçlu olsanız bile sorumluluk sizde değil, cansız da olsa
canlı da olsa “onlarda”.
Ailenizde, iş yerinizde, sosyal ortamlarda, …vb. Bu
tarife uygun insanlarla karşılaşıyor musunuz? Yoksa çok daha uzağa gitmesek mi,
şöyle bir aynaya bakmak ister misiniz?

Bunca yıldır öğrendiğiniz ve uygulaya uygulaya zihinde
otoban haline getirdiğiniz bu zihinsel davranış modelini nasıl terk
edebilirsiniz?
  • SEÇİM:
    Yaptığınız şey bir seçimden ibarettir. Suçlamayı bırakın ve kendinize dönüp
    bakın. “Acaba ben neyi farklı yapsaydım sonuç benim için daha değerli olurdu?”
    diye düşünmeye başlayın.
  • NİYET: Bunu
    yapabilmeniz için öncelikle niyetiniz bütünün hayrına olmak üzere harekete
    geçmek olmalıdır.
  • İNANÇ:
    Yılların otobanından ayrılıp yeni bir yol, hatta tali yola geçmek sağlam bir
    inanç ister. Bu inancın sizin için neden önemli olduğunu bulursanız, tali
    yolunuzu oluşturmakla kalmayacak ayrıca bu yeni yolu hızlıca otobana da
    çevirebileceksiniz.
  • VİZYON: Bu
    inancın ötesinde aslında yaşamınızın sorumluluğunu alma gibi derin bir vizyonun
    farkına varmak bir diğer aşamanız.
  • Eylem Adımları: Yaptığınız seçim ile ilgili planlar yaparak harekete geçmek
    seçilmelidir.
  • Kararlılık: Bugüne
    kadar hiç bilmediğiniz bir yol olduğu için, daha önce hiç karşılaşmadığınız
    şeylerle de karşılaşabilirsiniz. Karşınıza ne çıkarsa çıksın kararlılıkla
    yolunuza devam edin. Elde edeceğiniz sonucun değeri sizi yolda tutacak
    motivasyonununuz olsun.

Bu altı adımı hayatınıza kattığınızda, hayatınızda ne tür
değişimlerin olabileceğini hayal edebiliyor musunuz?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Kız Almaya Giderken, Kızdan (ve hatta Oğuldan) Olmak!

Anadolu’da yaygın bir deyimdir, Kız Almak. Kıyı sahil şeridinde bu kimi zaman kız almaktan oğlan almaya da geçebilir. Evliliklerde genel kanı kızların erkek çocukların ailelerine gidiyor olduğudur. Aslında ne erkek ailesine ne de kız ailesine bir gidiş vardır dersem bana ne kadar katılırsınız?

Sistem yapılarını anlamak aslında bu işin cevabını da vermektir. Aile kendi içinde bir sistem barındırır. Kendine özel bir dinamiği, kuralları ve yapısı vardır. Varsayalım ki, iki aile olsun. A ve B ailelerinin 2 de çocuğu (bir erkek bir kız) olsun.
Her bir ailedeki bireyler (anne, baba ve çocukların oluşturduğu) kendi içinde sahip oldukları değerler, paylaşımlar, kurallar, davranışlar, beceriler,. ..vs ile kendine ait bir sisteme sahiptir. Bu sistem, onlar bir arada iken varlığını sürdürebilir.
Bir gün bu ailelerin çocuklarının evlenme kararı aldığını varsayalım. Yani Çocuk A ve Çocuk B ailelerinden çıktılar. Yeni durumda A ve B aileleri şu yeni şekle bürünür.
Burada aslında A ve B ailelerinin çocuklarının ayrılması yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi yeni bir aile yapısı oluşturmuştur ki, bu da ilk durumdan farklıdır. En basitinden dörder kişilik bireylerden oluşan aileler üçer kişilik aileye dönüşür. Nicelik haricinde nitelikte de değişimler olur. Örneğin Çocuk B, ailede çöpleri dışarı çıkarıyorsa, artık bir başkasının bu görevi alması gerekir, tıpkı A çocuğu şayet Pazar sofrasını hazırlıyorsa artık başkasının ya da başkalarının A ailesinde bu görevi gerçekleştirmesi gerekebileceği gibi.
Sistemlerde bir eleman ayrılır ya da sisteme başka bir eleman girerse,
o sistem değişir.
A ve B ailelerinden ayrılan çocuklar kendi C Ailesini oluşturur.

Bu ailenin de kendine ait dinamikleri ilk günden itibaren oluşmaya başlar. Kendi aile değerleri, davranışları, inançları, … vb. gibi. Varsayalım ki C ailesine bir çocuk geldi yeni durum şu hale geçer.

Yani C sistemi de tekrar değişime uğrar. Şimdi özetle yukarıdakilere baktığınızda “Gerçekten kız(oğlan) mı alınıyor?”.
Bunun bir ileri noktası, evlilikler sonrasında A ve B ailelerinin çocuklarının değiştiğini ifade etmeleridir. Hatta daha da vahim tarafı ana aileler evlilikle kendi çocuklarını kaybettiklerini iddia eder. Bu noktada bir şekilde C ailesinin fertleri anne babaların oluşturduğu ailenin (A ve B Aileleri) eski yapısını korumak adına çaba harcarlarsa (bu sadece bir çabadan öte olamaz zira yukarıda anlatıldığı gibi sistemler değişti ve yeni bir sistem oluştuğu için hiçbir şey önceki gibi olamaz) sonuç tatmin edici olmayabileceği gibi A, B ve C aileleri içindeki bireylerde değer çatışmalarına da yol açabilir. Bu süreci toparlamak adına her bir birey birbirine bir şeyleri yaptırmaya çalışabilir.

Hayatınızda kimseye kendisi istemeden en ufak bir şey yaptıramazsınız!
En fazla yaptırdığınıza kendinizi inandırırsınız!”
Burada zamanla her bir sistem kendi dinamiğini tekrar kendisi oluşturacaktır.  Bu bilgiyi ebeveynleriniz ile paylaşmaya ne dersiniz? Çocuğunuz varsa bu bilgi ışığında çocuğunuzun evliliğine bakmak size neler kazandırır?
İlişkiler
düzleminde anlattığım bu konuyu bir de iş yaşamında düşünürseniz… Kimi zaman şirketlerde takımın içinde bulunan biri yükseltilip takımın başına getirilir, kimi zamansa birileri dışardan-tepeden indirilir. Her iki durumda da sistem değişir. Var olan sistemler performanslı olsa bile, değişim ile oluşan bu yeni yapıda performans kaybı yaşanması olasıdır. 

Bu noktada performansı korumak ve hatta daha üst seviyelere taşımak için siz neler yapardınız? https://kemalbasaranoglu.blogspot.com.tr/ adresinde yapacağınız yorumlardan en çok beğeni alan birine 2 çalışma koçluk hediye edeceğim. Kendi cevabımı da bir sonraki yazı öncesinde açıklayacağım.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Düğümün Farkına Varmak? İnançlar: 1

Ne
kadar çok değişiklik oluyor etrafımızda farkında mısınız? Yeni bir ilişki, yeni
bir dili öğrenme, yeni arkadaşlıklar, yeni bir iş, yeni sosyal çevre, yeni
ilişkiler, yenilerin arayışı, … vb. gibi. Diğer bir ifade ile yaptıklarımız, belki de
yapamadıklarımız. O kadar çok cümle sayılabilir ki bizim zihinlerimizde yer
eden;
–       Elimizde imkanlar olmadığı için yeterince iyi
okullarda okuyamadık
–       İçinde olduğum sosyal çevrenin kısıtlığı ve niteliği
nedeni ile bu durumdayım
–     Bu işi yıllardır yapıyorum ve kurumumu tanıyorum. Bu
nedenle ben başka bir iş düşünemiyorum
–       Yeni bir kariyer için her şeye sıfırdan başlamak ve
çok çalışmak gerekir
–       İlişkimiz yürümüyor, çünkü ortama uygun davranışlar
sergilemiyor.
–       …
Yukarıdaki
cümleler, belli bir yerde ve belli bir zaman dilimindeki davranışları ifade
etmektedir. Ve genellikle bu davranışların üzerinden yine çözüm üretmeye
çalışırız.
Bir
zamanlar Anthony Robbins’in bir kitabında okumuştum. Baba alkolik ve uyuşturucu
bağımlısıydı. Çok yakın aralıklarla doğan iki oğlu vardı. Çocuklardan biri
uyuşturucu bataklığı, gangsterlik ve hapishaneleri yaşarken, diğeri ailesi ile
mutlu bir yönetici olarak hayatını devam ettiriyordu. Bu noktada iki çocuğa da
sorulur: “Hayatın neden böyle?”. Cevap birebir aynıdır: “Böyle bir baba ile
büyürken daha başka nasıl olmasını beklersiniz ki?”
Çevre ve davranış düzleminde aynı
koşullarda iki insandan iki farklı hayat…
Sizce bu farkın arkasındaki o sır nedir? Bu sırra erişmiş olmak
hayatınızda hangi alanlarda sizlere sıçrama yaşatır?
Einstein’ın
bir sözünü başucu cümleniz yapmanızı öneririm: “Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde
kalarak çözemezsiniz”.
Yani problemlere problemin içinde gezinerek cevap
aramak size sonuç getirmeyeceği gibi; varsayalım elde ettiniz, bu elde
ettiğinizin kalitesi ve etkinliği tartışma götürecektir.
Bir
yönetici yaptığım koçluk görüşmesinde sürekli sorunlarla uğraştığını ve bunun
onun üzerinde olumsuz ve yıkıcı etkisi olduğunu ifade etti. Pozitif koçluğun
önemini bilerek, sorunun yerine ne ile uğraşırsa kendini daha rahat
hissedeceğini sorduğumda, cevabı “Düğüm Çözmek” oldu. Düğüm çözmek
dediği anda fizyolojik ve psikolojik olarak algısı değişti, gülümsedi ve konusuna
hakim olmaya ve onu yönetmeye başladı. Bu sayede artık çözülmesi için düğümün
sadece çekilmesi kaldı.
Aslında
bir düğümü çözmek için yapılması gereken ilk şey düğümü çekiştirmekten ziyade
düğüme tepeden bakıp bir strateji geliştirmektir. İnsanlar genelde bir şeyleri
yapmanın zorluğundan bahseder ve açıklamaları genellikle, “..ama”lar veya “..evet ama
çok zor..”
lar ile devam eder. Yukarıdaki gibi, aynı zaman diliminde, aynı
koşullarda yaşayan ve aynı babanın iki çocuğu nasıl oldu da birbirinden çok
farklı hayat sürmeyi başardı? Üstelik aynı cevapları vererek!
Etrafınızda
ciddi travmalar yaşayan, ailesini kaybeden, intihardan dönen (ya da
kurtarılan), büyük şirketler yöneten ama bir anda her şeyi kenara bırakıp
Mandıra Filozof’unu yaşayan insanlar var mı? Yoksa bile bu şekilde kişilerin
varlıklarını ve başardıklarını sosyal medya, gazete, dergi,..vs üzerinden
görmüyor musunuz? Alkolik babanın oğulları ile bu durumdaki kişilerin ortak
noktası nedir sizce?
Bir
binayı ayakta tutan şey nedir dersem kolonlardır dersiniz herhalde. Gözlerinizi
kapatın. Bir bina düşünün kolonları olmayan. Bu binanın ayakta durması sizce ne
kadar mümkün olabilir ki? İskambil kağıtlarının üst üste konulması ile yapılan
şekillerin en ufak bir hamlede yıkılması gibi şayet kolonlar sağlam değilse, o
bina da yıkılacaktır. Ya bu bina sizseniz ? Sizi bu bina gibi dimdik tutacak
inançlarınız ve değerleriniz yoksa sizin kaderinizde alkolik babanın alkolik
oğlu gibi olmaya götürebilecektir. Değerler ve inançlarınız aslında yaşama
verdiğiniz anlamlılığı oluşturur. Arkasında bir anlamlılık yakalandığında, işte
o zaman sizi, alkolik babanın mutlu evliliği olan, iyi kariyerli çocuğu haline
getirir. Ya da hayatında bir travma yaşasa bile hayata daha farklı bir şekilde
bağlanıp, büyük toplumsal olayların ve oluşumların içinde yer alabilirsiniz.
Bugün
kendinize baktığınızda farkına vardığınız en temel inançlarınız nelerdir? Bu
inançlarınızdan hangileri sizleri olumlu olarak desteklemektedir? Hangileri
kösteklemektedir. Bir liste yapmanızı ve olumlu olanları koyu bir siyah veya
mavi renkle yazmanızı öneririm. Olumsuz yani size hayatınızda kısıt
yaratanları, kırmızı bir kalem ile yazıp onların da üzerine büyük bir çarpı
atmanızı öneririm.
Diğer
taraftan sizleri ayakta tutan değerlerinizin de bir listesini mutlaka yapın!
Bu
inançların nasıl oluştuğu ve inançların olumlularını sarımsaklayıp da mı
saklamalı? diğerlerini nasıl çöpe atmalı?”, “değerleri tanımak ne işinize
yarayacak?” gibi soruların cevabı bir sonraki güncelerde…
Güzel
bir hafta geçirmeniz dileğimle.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

V Tipi Kolektif Liderlik – Yaban Kazlarının Uçuş Sırrının Takımlara Uyarlanması

Doğadaki canlıları izlemek aslında biz insanlar için çok
önemli bir farkındalık oluşturabilir. Daha önce şu saydıklarımı ya da benzeri
bir şeyi yapmışsınızdır. Karınca sürülerini izlemek, bir söğüt ağacının
dallarının ne kadar esneyebildiğini gözlemlemek, göç yollarındaki hayvanları
takip etmek… Hiçbirini yapmamış olsanız bile, ben bugün size göç yollarındaki
yaban kazlarından bahsetmek istiyorum.
Yaban kazlarının yolculukları üzerine eminim ki birçok hikaye
duymuşsunuzdur. Duyanlar için farklı bir hikaye, duymayanlar için ise bu duyacağınız
ilk hikaye olsun.
Yaban kazları gökyüzünde sanatsal bir koreografi içinde
uçarlar. Yolculuklarında her bir kazın bir rolü vardır. Bu rol dışardan bakınca
bütün için “V” şeklinde uçmak olarak yorumlanabilir. Hiç “V” şeklinde uçuşun
arkasında ne var?” diye düşündünüz mü?
Bugün aslında bireysel olarak herkesin bir hedefi var.
Örneğin bir anne ya da babanın en temel hedefi çocuklarının önce kendilerine,
sonra vatana iyi birer evlat olarak yetişmesini sağlamaktır. Birey olmaktan
çıkıp takım olmaya geçildiğinde hedef birtakım rollerin paylaşımı yapılarak
ortak değerler etrafında bir amaca yolculuk olarak gerçekleşir. Tıpkı yaban kazlarındaki
gibi.
Yaban kazlarının seçtikleri bu uçuş şekli aslında keyfi
bulunmuş bir şekil değil. Kazların bu sistematik uçuşunun arkasındaki amaç; göç
yolculuğunu belirli prensipler çerçevesinde, sorumlulukları paylaşarak ve
performansı en üst düzeyde kullanarak gerçekleştirmektir.
Peki biz insanlar bir topluluk içinde farklı çalışmalarda
bulunurken ne kadar etkin, verimli ve yüksek performanslı çalışıyoruz. İnsan,
nasıl oluyor da diğer canlılara göre çok daha gelişmiş bir beyne sahip olmasına
(görsel beyin- prefrontal kortex) ve herkesin her şeyi bilmesine rağmen performansı
yüksek takımlar oluşturamıyor?
Bilge kişi bilgiyi elinde tutan, en iyi okula
gitmiş, en çok kitabı okumuş kişi değil; 
bilginin ne zaman kullanılacağını bilen
kişidir. 
Shaman Durek
Kuşların bu örüntü şeklinde uçmalarının arkasında en
temelde 5 sır bulunuyor:
1.  
Her kuşun kanat çırpması bir hava akımına ve her hava akımı ise bir
arkadaki kuşun daha az enerji harcamasına
yardımcı oluyor. Bu şekilde uçuş
kuşların uçuş menzilini artırırken, 2 kat yol almalarına yardımcı oluyor. Şimdi
bunu kendi içinde bulunduğunuz takımlarda bir hayal edin. Herkes verilen sorumluluğu
yerine getirse ve gerekli geri beslemeler 
ilgililere tam zamanında   yapılsa,
süreç ne kadar hızlanır ve insanlar yorulmadığı gibi, içsel motivasyonlarındaki
artışla ne büyük işlere imza atabilirler.
Düşünmesi
bile insanın içine heyecan, mutluluk ve enerji katıyor.
2. Hava akımının konforundan
yararlanmak isteyen kuşlar kesinlikle grupta kalmak istiyor
. Çalışma alanınızda
böyle bir konfor içinde çalıştığınızda, iç memnuniyet ve bu memnuniyet ile
ortaya çıkacak ürün ve hizmetin kalitesi sizce ne olurdu?

3. En öndeki lider kuş, hava akımından yararlanamadığı için çabuk
yorulur. Bir arkadaki bir süre sonra görevi devralarak yolculuk durmaksızın
devam etmesini sağlıyor.
Bir önceki lider kaz sürünün en arkasına geçerek gelen
hava akımı sayesinde dinlenerek uçuyor. Çalışma ortamlarına geldiğimizde, hep
bir lokomotif aranır değil mi? Bu kişiden de övgü ile bahsedilir genelde.
Sürekli takımı çeken en iyi oyuncu diye… Bu takımı çekme kişiyi diğer taraftan
ne kadar yıpratıyor? Bunu göz önüne alan kaç tane yönetici ya da kurum var?
Günümüz koşullarında artık tek kişinin liderlik yapıp etkin sonuçlar alması söz
konusu değil. Önümüzde Endüstri 4.0 var. Karmaşa ve karmaşıklık hat safhaya
ulaştı. Tek başına bir kişi her şeye çözüm olamayacağına göre herkesin artık
kendi içine dönmesi ve kendi kaynaklarını sorgulayıp, liderliğini ortaya
çıkartması lazım. Aylin Bozkurt Tüzmen, Nisan 2017 Harvard Business Review   dergisindeki  “Endüstri 4.0 ile Dönüşen Liderlik” adlı
makalesinde kolektif liderlik ve bu konuda koçluğun etkisini anlatıyor. Düşünsenize her
insanın kendine has özelliklerini, ortak değerler çerçevesinde içinde bulunduğu
takıma ya da topluma yansıttığını. Nasıl dur durak bilmeden sağlıklı bir
ilerleme yolculuğu olacaktır insanoğlu için.
Hayal etmesinin
bile tadına doyulmuyor.
4. Kimi zaman bu kuşların korkunç
çığlıkları gökyüzünde yankılanıyor. Aslında bu, kendi içlerinde geliştiren bir besleme.
Yolculukta hız düşmesi ya da herhangi bir sebeple yoldan çıkmalarda bir nevi
tekrar yola girmek ve yolculuğun sürdürülebilirliğini sağlamak için.
Biz insanlar ise en ufak bir geri
bildirimde bundan rahatsız oluyoruz. Mükemmel olmanın zorunluluğu ve sorumluluğu
içinde yaşıyoruz. Gelen bilgiyi geliştiren bir besleme olarak alamıyoruz.
Halbuki gelen bilgiyi alıp doğru işlersek, belki büyük bir fırsata kapı da
açmış olacağız. Bugün geçmişe dönüp baktığınızda hangi geri bildirimi
geliştiren bildirim olarak alsaydınız hayatınızda büyük bir fark yaratırdınız?
Bundan sonra bu bildirimleri alabilmek için kendinize nasıl bir yol çizmek
sizin için olmazsa olmazdır?

5. Kuşlardan herhangi biri bir şekilde yaralanır ya da hastalanırsa,
sürüden 2 kuş, bu kuşun başında ya iyileşene ya da ölene kadar beklerler. Daha
sonra kuşlar başka bir sürüye katılırlar. Gerçek bir takımda sadakat ve kabul
her zaman en önemli değerlerdir.
İnsanların birbirleri hakkında değil de, birbirleri ile konuştuğu
bir durumu düşünün. O zaman ortaya üretkenlik çıkar, kimi zaman takımdaki
oyuncularda eksikler olsa bile…
Bu eksiklik hiçbir zaman fark
ettirilmez dışarıya. Saygı her şeyin anahtarı olur.

Bu beş sırrı hayata
geçiren takımlar;
  • Hızlıca belirledikleri hedefe ilerler,
  • Herkes her zaman oyuna girmeye ve
    liderlik etmeye hazırdır,
  • Herkes farklılıklara saygı duyarak
    sürdürülebilir performans için geliştiren beslemeyi prensip edinmiştir.
  • Yüksek farkındalık ile birbirini
    dinleyerek ve birbirleri ile konuşarak hareket ederler.

Yukarıda anlatılanları hayatına geçirmiş organizasyonlar,
şirketler, toplumlar, ülkeler, coğrafyalar hayal ediyorum. Dünyanın daha bir
yeşerdiğini, insanların birbirlerini geliştirdiğini ve değiştirdiğini, sağlıklı
değişim ve dönüşümün olduğunu…

Gökten 3 elma düşmüş. Biri bu yazıyı yazan bana, biri bu yazıyı okuyan size,
diğeri ise bu yazıda yazılanları hayata geçirerek bir gelişim ve değişim
yaratacak ve bunun için diğer insanlarla bu bilgiyi paylaşacak olan tüm
insanlara…

Odaklanamıyoruz!

Babam ilkokul öğretmeniydi. Zihnimdeki
eski kayıtlardan biri, sanırım 5-6 yaşlarındayken, Yedikule İlkokulu’nda
öğrencilerine söylediği: “Dikkatiniz başka yerde olmasın. Dikkatiniz sadece
dersleriniz üzerinde olsun”
sözü.  O
zamanlar bugün bir çoğumuzun bilmediği ya da dizilerde gördüğü beyaz yakalı siyah önlükler vardı. Kara
tahta üzerine beyaz tebeşir ile yazılırdı. Söylenen bu sözlerin arkasında o
beyaz tebeşirle tahtaya yazılmayan ama verilen çok önemli bir mesaj vardı:
Odaklanmak!

1980’lerde söylenen bu cümlenin değerini bence bugün daha fazla anlayabiliriz.
Zira günümüzün teknolojik imkanlarını göz önünde bulundurduğumuzda odaklanmamamız
için aslında her şey var!
En sondan başa gelirsek, Whatsapp ve benzeri
mesajlaşma sistemleri (herkesin en az 10-20 mesajlaştığı kişi ya da grup
vardır), emaillerimiz (o da en az 2 adettir), sadece çağrı amacı için telefonlarımız
(en az 1 adettir), sosyal medya hesapları (facebook, linkedin, instagram,..vs).


Eskiden televizyon büyük bir tehlike olarak görülürken, bugün cep telefonları
daha büyük bir tehlike. Zira bir cep telefonu ile hemen hemen her şey
yapılabilir duruma geldi. Bunlardan hangilerini cep telefonu ile siz
yapıyorsunuz? Çağrı, mesajlaşma, sosyal medya, bankacılık işlemleri, kitap
okuma, indirim takibi, webde gezinme, oyun oynama, televizyon izleme, radyo
dinleme, … vs. Bunların hiçbirini yapmıyorsanız bile, bunlardan birini yapanı hiç
görmediniz mi?
Gözünüzün önünden şöyle bir
gününüzü geçirirseniz, bu bir gün içinde herhangi bir sebepten kaç defa cep
telefonunuza sarılıyorsunuz bir düşündünüz mü? Bir yerlerde okumuştum meşgul
görünmek istiyorsanız emailler bu konuda en büyük yardımcılarınız olabilir
(Bu
bir sonraki yazımda değineceğim). Ben de diyorum ki, etraftan eleştiri almamak
için (eşiniz, anne-babanız, patronunuz, mesai arkadaşlarınız, … vs.) cep
telefonunuzu kendinizden biraz uzakta bir yerlerde konumlandırın. Zira, bir
zamanların büyük mitlerinden biri artık çöktü. Kurumsal kariyerimin ilk
yıllarında çevremde bazı kişiler birden fazla işi aynı anda yapma becerisine
(multitask) sahip olduğu konusunda övünürdü. Yöneticilerde bu kişileri parmakla
göstererek, “hem toplantıya katılıyor hem de mailleri okuyor ya da maillere
cevap veriyor. İşte bir insan kapasitesinin üst düzeyde kullanılması”
diyerek
biz yenilere örnek kişiler olarak gösterilirdi. Hatta öyle ki, benim bir keşfim
daha vardı. Bu kişiler genelde not da tutmazlar, daha çok hafızalarına
yazarlardı. Buna karşın, yapılan araştırmalar bir kişinin multitask
çalışmasının mümkün ama ortaya çıkan işin kalitesinin ve üretkenliğinin
30%’lara kadar düştüğünü belirtmektedir. Buradan belki de insan kaynaklarına ve
kurumlardaki yöneticilere öneri vermek lazım. “Acilen çalışanınızın dizüstü
bilgisayarına ve telefonlara toplantılarda el koyun! Toplantı notlarını
bilgisayara direk yazıyorum diyorlarsa, mutlaka email ve mesajlaşma sistemleri
ile dikkatlerini dağıtabilecek her türlü dosyanın kendi menfaatleri için
kapatmaları gerektiğinin farkına varmalarını sağlayın”
. Yoksa neredeyse beş
kişilik ekibiniz ile dört kişi çalışıyorsunuz,
bunu kabul edin.

Aklıma geçenlerde bir yönetici ile yaptığımız bir çalışma geldi. Yöneticinin en
önemli sorunlarından biri çalışanlarının işlerini verimli bir şekilde
zamanında gerçekleştirememesi idi. Odaklı bir şekilde çalışmadığından şikayet
ediyordu.
Bu iş hayatında hepimizin başına
gelmez mi?
İşler o kadar çoktur ama bizim
zamanımız o kadar kısıtlıdır ki, 

biz işlere yetişemeyiz. Gerçekten bu durum
böyle mi?
Yönetici konuşmamız içerisinde
kendisine bir öz değerlendirme yapmak istedi. Ve kendisini bir şekilde dışardan
izlediğinde, aslında çizdiği davranış örüntülerinin çalışanlarından genel
olarak farklı olmadığını görünce şaşkına döndü. Tek farkı sabah işe vaktinde
gelip hızlıca bir gün öncesinden gelen emailleri kontrol etmek ve işten geç
ayrılması idi. Tıpkı çalışma arkadaşları gibi, toplantılara dizüstü bilgisayarı
ve cep telefonu ile gidiyordu. Toplantı içinde gözüne takılan maillere bakıyor
ve hatta cevap bile veriyordu. Telefon araması olduğunda tüm işini bırakıp
cevap veriyor ve hatta uzun uzun görüşüyordu. Ara sıra da Linkedin, Facebook,
Instagram gibi sosyal medya hesaplarına bakıyordu, zira sosyal medya demek kafa
dağıtmak idi! KAFA DAĞITMAK mı? dedi bir anda kendi kendine.. Evet kafayı değil ama ODAĞI dağıttığı kesindi!
Zira her bölünme yeni bir zaman kaybı idi. Oldukça yenilikçi, yaratıcı ve
proaktif biri olan bu yönetici kendisi ile ilgili şu kararları aldı.
Öncelikle: toplantılara laptop
olmaksızın katılım göstermeye başladı. Bu sayede, toplantı boyunca anda kalıp
hem konuşulanları tam olarak kavradı hem de takımını rahat bir şekilde
sorumluluk alması için doğru sorularla yönlendirdi. Görüşmelere girmeden önce
telefonunu sessize aldı. Her görüşme sonrası cebini kontrol etti ve gelen
çağrıları cevapladı. Zamansız kapı çalışlara karşı, dur! demeyi öğrendi.
Aslında bu yaptığı daha sonra tüm çalışanlarına da yansıdı. Bu yaptığı basit
ama etkili odaklayıcı çözümler bile mesaisini sekiz saatin üzerinde
deneyimlemesine yetti.  Bir sonraki
gündemi çalışanlarının iş yükü dengelenmesi oldu. Tabii önce kendi iş
yükünden başlamak üzere…
Sahi siz günde kaç defa
odağınızın dağılmasına müsaade ediyorsunuz? Unutmayın, “dikkatiniz dersleriniz
üzerinde olsun”.



Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
Turuncu Yeşil Koçluk Eğitim Danışmanlık
kemalbasaranoglu@gmail.com
Facebook Turuncu Yeşil
Linkedin Turuncu Yeşil
www.tykocluk.com