Kız Almaya Giderken, Kızdan (ve hatta Oğuldan) Olmak!

Anadolu’da yaygın bir deyimdir, Kız Almak. Kıyı sahil şeridinde bu kimi zaman kız almaktan oğlan almaya da geçebilir. Evliliklerde genel kanı kızların erkek çocukların ailelerine gidiyor olduğudur. Aslında ne erkek ailesine ne de kız ailesine bir gidiş vardır dersem bana ne kadar katılırsınız?

Sistem yapılarını anlamak aslında bu işin cevabını da vermektir. Aile kendi içinde bir sistem barındırır. Kendine özel bir dinamiği, kuralları ve yapısı vardır. Varsayalım ki, iki aile olsun. A ve B ailelerinin 2 de çocuğu (bir erkek bir kız) olsun.
Her bir ailedeki bireyler (anne, baba ve çocukların oluşturduğu) kendi içinde sahip oldukları değerler, paylaşımlar, kurallar, davranışlar, beceriler,. ..vs ile kendine ait bir sisteme sahiptir. Bu sistem, onlar bir arada iken varlığını sürdürebilir.
Bir gün bu ailelerin çocuklarının evlenme kararı aldığını varsayalım. Yani Çocuk A ve Çocuk B ailelerinden çıktılar. Yeni durumda A ve B aileleri şu yeni şekle bürünür.
Burada aslında A ve B ailelerinin çocuklarının ayrılması yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi yeni bir aile yapısı oluşturmuştur ki, bu da ilk durumdan farklıdır. En basitinden dörder kişilik bireylerden oluşan aileler üçer kişilik aileye dönüşür. Nicelik haricinde nitelikte de değişimler olur. Örneğin Çocuk B, ailede çöpleri dışarı çıkarıyorsa, artık bir başkasının bu görevi alması gerekir, tıpkı A çocuğu şayet Pazar sofrasını hazırlıyorsa artık başkasının ya da başkalarının A ailesinde bu görevi gerçekleştirmesi gerekebileceği gibi.
Sistemlerde bir eleman ayrılır ya da sisteme başka bir eleman girerse,
o sistem değişir.
A ve B ailelerinden ayrılan çocuklar kendi C Ailesini oluşturur.

Bu ailenin de kendine ait dinamikleri ilk günden itibaren oluşmaya başlar. Kendi aile değerleri, davranışları, inançları, … vb. gibi. Varsayalım ki C ailesine bir çocuk geldi yeni durum şu hale geçer.

Yani C sistemi de tekrar değişime uğrar. Şimdi özetle yukarıdakilere baktığınızda “Gerçekten kız(oğlan) mı alınıyor?”.
Bunun bir ileri noktası, evlilikler sonrasında A ve B ailelerinin çocuklarının değiştiğini ifade etmeleridir. Hatta daha da vahim tarafı ana aileler evlilikle kendi çocuklarını kaybettiklerini iddia eder. Bu noktada bir şekilde C ailesinin fertleri anne babaların oluşturduğu ailenin (A ve B Aileleri) eski yapısını korumak adına çaba harcarlarsa (bu sadece bir çabadan öte olamaz zira yukarıda anlatıldığı gibi sistemler değişti ve yeni bir sistem oluştuğu için hiçbir şey önceki gibi olamaz) sonuç tatmin edici olmayabileceği gibi A, B ve C aileleri içindeki bireylerde değer çatışmalarına da yol açabilir. Bu süreci toparlamak adına her bir birey birbirine bir şeyleri yaptırmaya çalışabilir.

Hayatınızda kimseye kendisi istemeden en ufak bir şey yaptıramazsınız!
En fazla yaptırdığınıza kendinizi inandırırsınız!”
Burada zamanla her bir sistem kendi dinamiğini tekrar kendisi oluşturacaktır.  Bu bilgiyi ebeveynleriniz ile paylaşmaya ne dersiniz? Çocuğunuz varsa bu bilgi ışığında çocuğunuzun evliliğine bakmak size neler kazandırır?
İlişkiler
düzleminde anlattığım bu konuyu bir de iş yaşamında düşünürseniz… Kimi zaman şirketlerde takımın içinde bulunan biri yükseltilip takımın başına getirilir, kimi zamansa birileri dışardan-tepeden indirilir. Her iki durumda da sistem değişir. Var olan sistemler performanslı olsa bile, değişim ile oluşan bu yeni yapıda performans kaybı yaşanması olasıdır. 

Bu noktada performansı korumak ve hatta daha üst seviyelere taşımak için siz neler yapardınız? https://kemalbasaranoglu.blogspot.com.tr/ adresinde yapacağınız yorumlardan en çok beğeni alan birine 2 çalışma koçluk hediye edeceğim. Kendi cevabımı da bir sonraki yazı öncesinde açıklayacağım.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Karanlıkta Far Görüp Kilitlenen Tavşan

İnsan doğası gereği yaratıcılık yetisine sahiptir. Anaokuluna
başlayan çocukların yaratıcılıkları %95 seviyesinde iken bu oran üniversiteden
mezun olunduğunda %5’lere kadar geriler. Bunun arkasındaki nedenlerden biri,
çocuğun büyüme yolculuğunda büyüklerinden satın aldıkları inançlardan
kaynaklanmaktadır.
Öncelikle, çocuk bir şey yapmak ister aile gerek kendi
konforu gerekse koruyucu yaklaşımları nedeni ile sen küçüksün der. İşin kötüsü
yaş kaç olursa olsun -ister bekar ister evli- bu çocuk hiç büyümez. Bazen
dilime sohbetlerde şu cümle takılır: “Toplum olarak ebeveyn – çocuk iletişimine
senelerce maruz kalıyoruz. Yetişkin yetişkin olmamız gereken noktalarda bile
çocuk ya da ebeveyn rollerini alıyoruz. Bir gün evleniyoruz. Hep çocuk
kaldığımız için henüz tam oluşmamış yetişkinliğimiz ile yetişkin yetişkin
rolünü beceremediğimiz gibi, ebeveyn – çocuk rolleri arasında da bocalıyoruz.
Kendi çocuklarımız oluyor. Artık ebeveyn rolünü biz alıyoruz ve bu döngünün
nesillerden nesillere taşınmasına neden oluyoruz.”

Daha sonra çocuk okula başlar öğretmenlerin kuralları
ile karşılaşır, onların çizdiği sınırlarda gezinmenin gerektiğini öğrenir. Tek
tip düşünce mantığı çocuklara öğretilir. Farklılıklar göz ardı edilir ve daha
sonra birbirleri ile kıyaslama hastalığı zihinlere aşılanır. Ve bu aşı büyümeye
çalışan çocuğu yetişkin olma yolunda sinsice zehirler.

İş hayatına başlanır. Geçmişten gelen karşılaştırma ve
rekabet tutkusu orada en üst seviyede kendini bulur. Rekabetin en üst düzeyinin
ilerleme getireceğini düşünüyorsanız, her zaman bu böyle gerçekleşmez. Hırs
azmi silip süpürür. Kendisinden yaratıcılık beklenen yetişkinler, birbirilerini,
özellikle rol model alınanı kopyalayıp, varlığını onun gölgesi arkasında
sürdürür.
Sizlere ‘’Yaratıcı mısınız?’’ diye sorulduğunda, siz de
karanlıkta far ışığı gören tavşan gibi kilitleniyor musunuz?
Öyle yaratıcılık denince aklınıza sanat eseri yaratmanızın
gerektiği gelmesin. Bir dostumdan ilerleyen yaşlarda bile herkesin resim yapma
yeteneğini ortaya çıkarabileceğini öğrenmiştim. Benim çöp adamdan öteye
geçmeyen resimlerimi düşündüğümde, dediği bana çok inandırıcı gelmiyordu. Ta ki,
her şey basit şekillerden oluştuğunu söyleyene kadar:   Kare,
üçgen, dikdörtgen, çizgilerden, vs.
‘’Ben yaratıcı değilim! işe yaramaz. Yaratıcı insan ya da
yaratıcı olmayan insan diye bir şey yoktur. Yalnızca yaratıcılığını kullanan ve
kullanmayan insanlar vardır. Kullanılmamış yaratıcılık basitçe ortadan
kaybolmaz. İfade edilinceye, ölümüne ihmal edilinceye veya küskünlük ve
korkuyla boğuluncaya kadar içimizde yaşar’’

Brene Brown – Mükemmel Olmamanın Hediyeleri


Mevlana’nın 743. Vuslat Gecesi’nde
bir semazeni bilgisayarda resmeden ben. Bir sanat eseri demiyorum, ama en
azından insanın yapabileceğini bilmesi bile devam etme yolunda kendisini
destekliyor.
Yaratıcılığınıza ulaşmak ve anlam yaratmak istiyorsanız,
öncelikle her şeyi oyunlaştırın. Yazın, çizin, karalayın, fotoğraf çekin, dans
edin, resim yapın, …vb. gibi.

 ‘’Oyunun tersi iş
değildir, oyunun tersi depresyondur’’. Dr. Stuart Brown
Bugün bu yazıyı okuduktan sonra, tavşan olmamak için bir oyun
oynayın kendinizle. Öncelikle kendinize biraz zaman vererek varlığınızı
onurlandırıp sizin kendinizde hangi yaratıcılıkları sakladığınızı fark eder
misiniz?
Tek yapmanız gereken sadece gözlerinizi kapatmak ve içinizde,
o en derinlerden gelen sesleri, parazitlerden ayırarak dinlemek…

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
Turuncu Yeşil Koçluk