Fark edilmek istiyorsun da “KİMİ” ve “NEYİ” bekliyorsun?

Bugünkü yazımı bir süredir görüştüğüm birçok yöneticiden gelen görüşler üzerine oluşturma kararı aldım.
Günümüz koşulları çok çetin. Neden mi?
•   
Bilgi her köşe başında herkesin hizmetinde! Eskiden bir bilgiyi elde etmek için kütüphaneler, öğretim görevlileri ya da yetişmiş şirket çalışanlarının kapısında beklenirken (ve kimi zaman bilgi istenildiği kadar elde edilemezken), bugün internette oturduğunuz yerden yapacağınız bir araştırma size bilginin en ince detaylarını sunmaktadır. Bugün gerek ülkemizde gerekse yurtdışında birçok kişiye erişim ve bu erişimin sonucunda bir çok projeyi uzaktan gerçekleştirebilmek mümkün.
•   
Herkes en az bir üniversite mezunu! Gerek son yıllarda birçok üniversitenin açılması gerekse uzaktan erişimle üniversite mezunu olunması ve açıköğretimler sayesinde birçok kişiye üniversite mezunu olma imkanı sağlandı. Bu kadar çok kişinin üniversite mezunu olması (nicelik olarak kalite ve yetkinlik tartışılmakla beraber) özellikle kurumların hem maddi hem de manevi olarak çalışanını baskı altında tutmasına yardımcı olmaktadır.
•   
Niyet ettik bir yabancı dili görür yeterlilikte konuşabilmeye! Gerek okullar gerekse dil kursları sayesinde bir şekilde dil konusunda da insanlarımız yetkin olmaya çalışıyor. 
Yukarıdaki nitelikler kalitesi değişmekle beraber genelde kişiler tarafından taşınılan özelliklerse, bir kişiyi diğerlerinin önüne çıkaracak olan şey nedir
İlk işe girişte CV üzerinde bakılanlar klasik olarak, daha önceki çalışma geçmişi, katıldığı projeler, destek verdiği sosyal sorumluluk projeleri, bildiği yabancı diller, bitirdiği okullardır. Aslında iyi hazırlanmış ve dolu bir CV kişiye sadece Merhaba. Ben buradayımdan daha fazlasını vermez. İş görüşmelerine gidildiğinde, sergilenen kişisel yetkinlikler kişiyi bir adım öne çıkarır. 
Bugün görüşmeye gelen bir grup yeni mezun çok bilinçli. Daha üniversite yıllarından birçok farklı projede çalışan gençler aslında kendilerini geleceğe durmaksızın hazırlıyorlar, hem de değişimi ve dönüşümü her an her dakika özümseyerek. Karşılarında kim olursa olsun kendilerini ifade etmekten çekinmedikleri gibi, kendileri için bu okyanusta BEN DE VARIM!” diyecek kadar da girişkenler. Katıldıkları projeler içinde iletişim, empati, zaman yönetimi, takım oyuncusu olma, liderlik etme gibi şirketlerin bugün yoğun bir şekilde para harcadıkları çalışmaları onlar daha öğrenciyken işinin en iyilerinden elde ediyorlar. Aslında sosyal sorumluluk projeleri bu anlamda fırsatların yaratılması demek. Merak ettim, ne kadarlık bir kesim bu durumda diye, orada %10-20 arasında dediler ve eklediler; “Bu sayı artmalı”. Evet bu sayının artması için kesinlikle bir şey yapılmalı… 
Diğer taraftan, ben kendi zihnimden şunu geçirdim. İnsanlar genellikle sabah iş -akşam ev ya da iş arkadaşları ile zaman geçiriyorlar. Ne topluma faydası olacak bir sosyal sorumluluk projesi içinde yer almak var, ne de kendine yapılan bir yatırım. Halbuki, katılınan her proje demek bir şeyleri öğrenmek ve bir şeyleri öğretmek demek. Hem de BEDAVA! Bu arada kazanılan dostlukları buna eklemiyorum bile.. 
Diğer taraftan da fark ettiğim diğer konu, her şeyi kurumdan bekleyen çalışanlar. Yani kurum için çalışmıyor muyuz? O zaman onlar bize öngörsünler, onlar ödesinler diyenler. Maalesef o güzel günler kitaplardan okuduğum kadarı ile 80’lerde vardı, belki 90 ve 2000’ler son zamanları idi. Kurumlar da artık her bir kuruşun hesabını yapıyor. Bir çalışanına bir bütçe ayırması için öncelikle diğerlerinden ayrı bir özelliğinin olması lazım! Varsaydık ki öyle bir özelliğin var, bu durumda da doğru programların seçilmiş ve desteklenmiş olması lazım. Her kurum ve her İK iyi niyetle işini yapmak istiyor ama kimi zaman kurumda inanılan gelişim programları standartların dışına çıkmıyor. Alınan kuru/klişe paket eğitimler, verilen ama takipsiz mentörlükler /danışmanlıklar ya da kendini-potansiyelini keşfedip fark yaratacak kişiler olmasını sağlayacak verilmeyen profesyonel koçluklar.
Geçen yazılarımda da belirtmiştim. Her yıl kendinize yapacağınız yatırım için de bir bütçe ayırın. Kaliteli sertifika programları, koçluk ve mentörlük hizmetleri, sosyal ve kültürel faaliyetler, yeni bir yerin keşfi, okuyacağınız kitaplar,…vs.
Şimdi kendinize şu soruyu sorun; sürünün içinde gitmek mi, yoksa kendini sürüden ayırmak mı? 

Fark yaratırsanız, fark edilirsiniz?
Siz fark edilmek için kendiniz için ne tür yatırımlar yapıyorsunuz?

Kemal Başaranoğlu

Profesyonel Koç

Turuncu Yeşil Koçluk

kemalbasaranoglu@gmail.com 

Linkedin Turuncu Yeşil


 

Aynadan yansıyan yüz: Seni anlıyorum…

Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma!

Bugünkü
yazımı « Empati » üzerine yazmak istiyorum…
Empati sözcüğü;
              –        
“Em”, Latincede “İç, içine, içinde”
              –        “Patheia” ise Yunancada “Duygu acı, ıstırap,
algılama” anlamına gelen kelimeler ile türetilmiştir.
Hiç;
               –        
ebeveynleriniz
               –        
eşiniz
               –        
çocuğunuz
               –        
kardeşiniz
               –        
arkadaşlarınız,
               –        
 … vs’nin
davranış ve
duyguları üzerine düşündünüz mü? Neydi onları o içinde bulundukları durumda, o
şekilde davranmaya iten şey?

Sizlerden yukarıda bahsedilen kişilerden birini gözünüzün önüne getirmenizi ve
daha sonra bu kişinin içine, o bulunduğu durumda girmenizi rica ediyorum.  Kendi duygularınızdan, düşüncelerinizden
sıyrılın… O kişinin duygularını, düşüncelerini üzerinize alın ve bunları
içselleştirerek kişiyi anlayın… Son olarak ta, bu kişi ile o yaşadığı durumda
karşılaşın ve ona kendisi gibi, onu anladığınızı gösterir şekilde davranın…
Empatiyi
gerçekleştirdiğiniz için tebrik ederim.
Nasıl bir şey olduğunu anladınız. Aslında
farkına varmadan yukarıda bahsedilen sahne ile, empatinin önemli şu adımlarını
gerçekleştirmiş oldunuz;
            –        
O kişinin yerine geçtiniz; O KİŞİ OLDUNUZ..
            –        
O kişinin yaşadıklarını hissettiniz (duygular, düşünceler..vs), anladınız;
ONU YAŞADINIZ
           –        
O kişiye, ondan davranışlarla cevap verdiniz; ONU YAŞAYIP ANLADIĞINIZI ONA GÖSTERDİNİZ.
Hiç bebekleri
ya da çocukları gözlemlediniz mi?  Dikkat edin çok iyi birer kopyalayıcıdırlar. 

– İlk örnek için bir çocuğu
inceleyelim. Çocuklar, bir anda annesinin yaptıklarının ya da babasının
yaptıklarının kopyası olabilmektedirler. Hatta daha dikkatli bakıldığında,
mutlaka taklit ettikleri kişinin ruh halini de almaktadırlar. 

– İkinci bir
örnek ise; ağlayan bir bebeği gören diğer bebeğinde ağlamaya başlaması gözünüzün önüne getirin.
Görüldüğü
gibi empati daha bizim bebekliğimizden gelen bir yetenek iken bu yetenek zaman
içerisinde, yaşanmışlıklar ile kaybedilmektedir. Bunun listesi çıkarılırsa; korkular, kötü tecrübeler, ön
yargılar, sabit fikirlilik
… vs. Liste istediğimiz kadar uzatılabilir. Tüm
bunlar bizlerde empati yetisini öldürmektedir.
Doğuştan
varolan, ama bir şekilde kaybettiğimiz empatiyi nasıl tekrar kazanabiliriz? Bu
sorunun cevabı öncelikle kişinin kendisine karşı dürüst olması ve bunu gerçekten istemesinden geçmektedir. Daha sonra ise, ön yargılar ve sabit fikirlerden
arınmayı, karşısındaki gözlemlemeyi ve buna karşılık karşısındakinin duygu ve
düşüncelerini hissettiğini ifade etmesinden geçmektedir. Bu arada tüm bu duyguları yaşamak, sizin o kişi ile
aynı fikirde olmanızı gerektirmez.
Her insanda “Ayna
Nöronları (*)” bulunmaktadır. Ayna nöronlar sayesinde;
             –        
Katıla katıla gülen birini seyrederken kendimizi alamayıp güleriz
             –        
Duygusal bir filmde bir anda hüngür hüngür ağlarız
             –        
Birimiz esnersek mutlaka diğerlerimize de bunu bulaştırırız.
             –         Birimizin gerginliği diğerlerini de gerer.
Aslında ayna
nöronlarımız bize karşımızdakini anlama ve empati kurmaya yardımcı olur.
Kişiler arasındaki iletişimde empatik yaklaşım, uzlaşmacı ve
dayanışmacı bir iletişimi destekler.
Sonuç olarak;
iyi niyetle empati yapmak karşımızdaki kişiler ile olumlu ilişkiler yaratabileceği
gibi, niyetin kötü olması durumunda sonuç manipülasyon olmaktadır. 
Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol. Mevlana
Karşınızdaki kişinin aynada yansıyan yüzü olmaya hazır mısınız?
Kemal
Basaranoglu

(*)“Ayna Nöronları: 1990’larda Vittorio
Gallase ve Giacomo Rizzolatti adlı iki İtalyan bilim adamı düşünce okuma
konusunda maymunlar üzerinde yaptıkları deneyler sırasında yeni bir tip nöron
keşfettiler. Bu nöronlar, belli işleri yaparken aktif hale geliyorlardı,
tesadüfen farkedilen diğer özellikleri ise bir başkası aynı işi yaparken de
aktif hale geçmeleriydi. Bu nöronlar primatları, insanları ve kuşları
karşısındakini taklit etmeye zorluyordu! Bu özelliklerinden dolayı “ayna nöron ” adını aldılar. 
Daha sonra yapılan araştırmalar ayna
nöronların insan beyninde broca denen ve konuşmadan sorumlu
olduğu bilinen bölgede bulunduğunu gösterdi. Bilim insanları buradan yola
çıkarak, konuşmanın, başkalarının hareketlerini tanıma ve algılama ile
başladığını düşündüler. Önceleri el kol işaretlerine ve mimiklere dayanan
haberleşme, zaman içinde konuşmaya dönüşmüştü.
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/biyopsiko.htm »