Kral, Fakir İhtiyar Adam ve Beyaz At’ın Hikayesi

Zamanın birinde, bir köyde yaşayan  yaşlı bir adam varmış. Çok fakirmiş. Fakirliğine rağmen Kral bile onu kıskanırmış. Zira dillere destan bir beyaz atı varmış.

Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif vermiş ama ihtiyar bir türlü satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar at ortalarda yok. Köylü ihtiyara: “Seni ihtiyar bunak ihtiyar, bu atı sana bırakmayacakları ve çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler.

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin. Bildiğimiz sadece at kayıp, ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyara, “Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşuymuş senin için, şimdi bir at sürün var” diyerek özür dilemişler.

İhtiyar: “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu ve bu daha başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara ve “bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz, O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri döneyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

İhtiyar, “Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.” Acele karar vermeyin”.

 

Olacakların en hayırlısı olmuş olandır..

İşime Burnunu Sokma! Sadece destekle….

“İyi bir eleman sadece CEO ve yönetim
ekibinden iyi olmakla kalmamalı
aynı zamanda da farklı olmalıdır.”

 

Guy Kawasaki
 
 
İş hayatına baktığımızda çoğu zaman yöneticilerin çalışanlarının işlerine karıştıklarını hatta detaylarda boğulduklarını görmekteyiz. Bu konuda iki yorumum var:
1. Yönetici eski davranış ve alışkanlıkların devamlılığını sağlamak ve en iyi bildiği şeyi yapmak üzere önceki sorumlulukları ile zaman geçirir.
2. Yönetici geldiği pozisyonda tam olarak ne yapacağını bilmediği ve doğru bir şekilde desteklenmediği için kendine uğraş çıkarır.
Bu konu ile ilgili çok güzel bir hikaye var …
“Bir gün bir fabrikada çalışan bir genel müdür varmış. Bu genel müdür tüm gün gününü camın önünde fabrika bacalarına bakarak geçirir, çok nadir sahaya inermiş. Bunu gören fabrika sahipleri, bu yaşlı ve tembel gördükleri genel müdürü emekli edip, yerine genç bir genel müdür getirirlerse hem genel müdürün daha fazla atölyelere ineceğini hem de %20’lerde olan karlılığın %40-50’lere taşınacağını düşünmüşler. Sonunda genel müdür emekli edilmiş ve yerine cabbar mı cabbar, genç mi genç, çalışkan mı çalışkan, eğitimli mi eğitimli bir genel müdür getirilmiş. İlk aylarda gözlemledikleri, sürekli atölyelerde gezinen ve oradan oraya koşan yağ, kir pas içinde bir yöneticiymiş. Tam da istedikleri şeyi elde etmişler. İlk üç ay  sonuçları gelince ilk hayal kırıklığı yaşanmış. Karlılık birden bire %20’lerden eksilere inmez mi? Fabrika sahipleri bunu alışma fazına bağlamış. Derken altı ay sonu gelmiş. Genel müdür artık ofisten ayrılmaz olmuş. Sürekli çalışanlarla berabermiş her yerden çıkıyormuş ama sonuçlar zarar yönünde dramatik olarak ilerliyor,
%20’lere kadar ulaşmış. Fabrika müdürleri zamana ihtiyacın olduğunu düşünerek birinci yılın sonuna kadar beklemişler ama birinci yılın sonunda zarar %30’ları aşmış. Apar topar eski genel müdüre gitmişler. O sırada genel müdür evininin bahçesinde çiçeklerle uğraşıyormuş. Eski patronlarını görünce; “Oooo hoşgeldiniz, ben sizleri daha erken bekliyordum”, demiş.  Patronlardan biri; “Sen odadan neredeyse çıkmazken karlılık vardı, halbuki senden daha çok çalışan sahadan inmeyen birini bulduk zarardan burnumuzu çıkaramıyoruz. Bunu anlayamıyoruz ve tekrar işinin başına dönmeni istiyoruz demiş”. Eski genel müdür bilgece bir ses tonu ile: “Ben tüm gün bacaları izler, bacalardan çıkan dumanın renginde bir değişim olduğunda
atölyelerde problem olduğunun anlar ve iner ekiplere analiz süreçlerinde yardıma ihtiyaçları olup olmadıklarını sorardım. Problem çözüldükten sonra da tekrar odama çıkar bacaları gözlerdim. Bu çalışanlara, otonomi, problem anında yönetim desteğinin hazır olduğunu ve aynı zamanda kendi kaynakları ile (bilgi, beceri, deneyim,..vs) bu problemlerin üstesinden gelebileceklerinin farkındalığını katmaktaydı. Bugün ise her işin içinde gezen bir yöneticiniz değil, bir çalışanınız var. Ve bu yöneticiniz artık yönetmekten ziyade çalışanlar tarafından yönetilmektedir. Bu noktadan sonra benim oraya gelmem bile hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Zira çalışanlar yöneticinin nasıl
çalıştırılacağını öğrenmiş durumda…”
Hiç düşündünüz mü? Yönetici olarak siz ya da çalışan olarak yöneticileriniz işinize burnunu ne kadar sokuyor…
Milton Erickson “Her insan kendi ihtiyaç duyduğu kaynaklara sahiptir” der. Peki öyleyse, öncelikle yöneticiler olarak sizler çalışanların kendi kaynaklarına ulaşması için ne kadar destekliyorsunuz? Kendi kaynaklarına ulaşma ve potansiyellerini
harekete geçirmenin sonuçlarınız üzerinde nasıl sonuçlar ortaya çıkaracağını düşünmek ister misiniz? Çalışanların kaynakları ile otonom çalışması sonucunda size kalan zamanda siz kendiniz için neler yapabilirsiniz? Yoksa kendi potansiyelinizi keşfetme fırsatını değerlendirmek istemez misiniz?
Şimdi bir yöneticiye bağlı çalışanlar; sizler kendinizi ne kadar tanıyor ve potansiyelinizin ne kadar farkındasınız? Bu potansiyeli kullanmak üzere gerektiğinde kendinizi ne kadar ifade ediyorsunuz? Harekete geçmek, sizin kendi değerinizi ortaya çıkarmada sizleri ne kadar destekliyor? Peki ya hiç bilmediğiniz kaynakların ve potansiyelin farkına varırsanız ve bu kaynakları da
harekete geçirdiğinizde, artık o kurumda çalışır mıydınız? Yoksa başka bir kurumda daha arzu ettiğiniz bir yerde mi olurdunuz? Kendi girişiminizi mi yaratırdınız?
“Steve
Jobs, A sınıfı oyuncuların A sınıfı insanları işe aldığını, B sınıfı
oyuncuların C sınıfı oyuncuları, C sınıfı oyuncuların da D sınıfı insanları işe aldığını söyler. Bu mantıkla Z sınıfı oyunculara ulaşmak uzun sürmez.  Steve’in kavramını “A sınıfı oyuncular A+
sınıfı insanları işe alır” şeklinde geliştirdim. Bir CEO’nun yapması gereken işlerin başında kendisinden daha iyi yöneticiler almak gelir. Yöneticilerin yapması gereken işlerin başında ise kendisinden daha iyi çalışanlar almak gelir. “Girişimcinin El Kitabı 2.0 / Guy Kawasaki
Şayet, A sınıfı bir takım yaratmak istiyorsanız, sizden bir tık üstte çalışanlarınızın olmasını sağlamalısınız. Sizden iyi çalışanlarınızın olması sizin varlığınızı riske etmediği gibi, size ve içinde bulunduğunuz takıma gelişim fırsatı verir. Unutmayın, 10 kişilik bir ekipten 10 beyin de elde edilebilir; 1 beyin de; 100 beyin de. Sizden iyi niteliklerde çalışan bulamıyorsanız, en iyilerini alın. Sonra yönetici
ya da lider olarak çalışanlarınıza alan açın ve güçlü yönlerini ortaya
koymaları için motive edin. Bakın takımınızın gelişimi nasıl hızlanacak…
Bob Sutton’ın “Good Boss, Bad Boss: How to Be the Best..and Learn from the Worst” adlı kitabında iyi patronların 12 inancını listelemiştir. Bunlardan en kritik olanı “Haklıymış gibi savaşır, hatalıymış gibi dinlerim; çalışanlarıma da aynı şeyleri yapmayı öğretirim” diyendir.
Bırakın çalışanları kendi potansiyelinden fırsatları yaratmayı keşfederken onlara destek olun. Bir koçluk alan çalışanın ifade ettiği gibi, “söylediklerim etkin bir şekilde dinlendiğinde ve bana alan açıldığında ne kadar da çok yapabileceğim varmış”. Diğer bir koçluk alan yöneticinin de dediği gibi; “kendi potansiyelini fark etmek, fark yaratmanın kendisi olmaktır”.
Fark yaratan bir SİZ’i görmek size ne hissettirir?
Kemal Başaranoğlu

Profesyonel Erickson Koçu

kemalbasaranoglu@gmail.com

Facebook 

Linkedin 

www.tykocluk.com

 
 
 
 

Taşınacak Yükler Pardon Yapılacak İşler Listesi

Geçenlerde elime geçmişte kendime yazmış olduğum bir “Yapılacaklar
Listesi”
geçti.  İlk fark ettiğim
şey birçok aksiyonun tamamlandığı ama yanına “tık” atılmadığı oldu. Daha sonra fark ettiğim ikinci şey, bazı
eylemlerin yapılmadığıydı.
Eminim herkes
hayatında en az bir kere de olsa bir sebeple bir “Yapılacaklar Listesi”
yapmıştır.
Bu bir
pazar/market alışverişi olabileceği gibi, akademik kariyer süreci de olabilir.
İş hayatında herkesin bir şekilde zaten hep “Yapılacaklar Listesi” ve kendine
göre bir yazma-takip sistemi vardır. Herkes elle yazmayabilir. Kimisi bunları
akılda tutmayı tercih eder. Kimisi ise güncel teknoloji ile cep telefonu ya da
laptop gibi bütünleşik öğeleri kullanan sistemlerle oluşturup takip eder.  Siz nasıl tutuyorsunuz? 
Bu arada en son ne
zaman “Yapılacaklar Listenizi” oluşturdunuz?
Şu an sizden o son listeden bir önceki listeyi gözünüzün
önüne getirmenizi istesem, kendinizi oradaki eylemlerden hangilerini
tamamlamış olarak bulursunuz? Ya da hangilerini tamamladığınızı ve
bıraktığınızı görürsünüz.

Bu noktada aklıma bir hikâye geldi.
Geçmiş ve geleceğin o sonsuz zamanı oluşturduğu, dünyanın en
tuhaf kıtasının en bereketli coğrafyasında ve o coğrafyaya ait en ilginç
ülkesinin en güzel yerinde yaşayan bir insan varmış. Bu insanın zaman içindeki
yolcuğu da tıpkı diğer insanlar gibiymiş. Her gün yeni yaşına bir gün
katmaktaymış. Ve bugün bu ilerleyen yaşından geçmişine doğru baktığında doğduğu
o ilk dakikalardan itibaren hayatında bir şeylerin hep eksik kaldığını,
tamamlan(a)madığını fark etmiş. Sonra kendini bunun nedenleri üzerine düşünmeye
bırakmış.

  • Doğum anında o çığlığı yeterince atmadım mı acaba?
  • Yoksa anne sütünü yeterince alamadım mı?
  • Ya da insan olarak bugüne kadar ihtiyaç duyduğum o ilgi ve
    sevgiye yeterince ulaşamadım mı?
Acaba bunlar mıydı onun kendisini hep eksik hissetmesine
neden olan şeyler… Herkesin kendisini eksik hissettiği zamanlar olmaz mı ? Bizim
insanımız da kendi eksikliklerine bütünsel bir çerçeveden baktığında, bu
eksiklerle hayatında tamamlanmamış eylemler arasındaki ilişkiyi fark etmiş.
Az ilerde gözüne bir eşek çarpmış. Eşek o kadar yüklüymüş
ki, eşeğin yükünün ağırlığını kendinde hissetmiş. Bir yorgunluk, bir
tatminsizlik ve bir başarısızlık dürtüsü omuzlarına binmiş, tıpkı eşeğin
yükleri gibi. O an bu dürtünün tamamlanmamış işlerin ve tatminsiz eksikliklerin
arkasından geldiğini fark etmiş. Bir ara eşeğin üzerinden yüklerin tek tek alınmaya
başladığını izlemeye başlamış. Her bir yükün eşeğin üzerinden kalktığında,
eşeğin yüzünde tatlı bir tebessüm ortaya çıkmış. Yüksüz kalan eşeğin rahat
hareketlerinin arkasında keyifli bir anırma sesi gelmiş. Bir an için o ses bir
filtreden geçmiş ve insanın anlayacağı sözlere dökülmüş ve duyduklarına
inanamamış insanımız:
“Hey sen! Eksiklerin
olmasa ve her şeyi şu an itibari ile tamamlamaya başlarsan omuzlarındaki yüklerin
yerine neye sahip olursun? ”
O an sanki omuzlarına bir şey olmuş! Gücü yerine gelmiş ve
dünyanın en tuhaf kıtasının en bereketli coğrafyasının, o en ilginç ülkesinin o
en güzel yerinde kendisine bir “Yapılacaklar Listesi” yapmış. Sonra bir hayal
kurmuş: Liste tamamlandığını görmüş. Görmesi ile gözünün gözünün önünde bir
kapının açılması bir olmuş. Bir de o kapıdan giren kendisini görmüş yeni bir
ülkeye, yepyeni bir coğrafyaya ve belki de yeni bir kıtaya geçmek üzere….
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu

Büyük beklenti mutsuzluk mu getirir?

Büyük
beklenti içinde olmak hayalperestlik midir? Beklentiniz bugünün şart ve
olanakları içinde sizler için gerçekçi ise ona ulaşma olasılığınız yüksektir.
Örneğin cebinizde para var ve canınız tropik bir adaya gitmek istiyorsa,
sağlığınız da yerinde ise bu adaya gitmek üzere gerekli çalışmalara
başlayabilirsiniz. Bugünün şartları içinde şayet gerçekçi değilse henüz zamanı
gelmemiş demektir. Yani paranız yoksa da tropik adaya
gidebilirsiniz ama bugün değil! Bunun için beklentinizi zamana yaymak ve bu
zaman dilimi içinde sizi o beklentiye götürecek gerekli adımları cesaretle
atmak en mantıklısı. Para biriktirin, adayı araştırın, gelirinizi nasıl
arttıracağınızın yolunu bulun, aynı adaya gelmek isteyecek arkadaşlar edinin,
belki de o adadan başka beklentilerinizi ve bu beklentilere giden yolları
oluşturun. Kendinize ara ara dışardan bakmayı da ihmal etmeyin. Bakın o zaman
nasıl da mutlu bir şekilde amaca giden bir yolculukta yol aldığınızı
göreceksiniz. Bu yolculukta acı tecrübelerle karşılaşırsanız, bilin ki bunlar
sizin bir sonraki yolculuğunuzda hayatınızı kolaylaştıracak öğrenme fırsatlarıdır.
İnsan
hayatının bir nehre benzediğini birçok insan gibi ben de düşünüyorum. Her nehir özel bir akışa sahiptir değil mi? Tıpkı her insanın kendine özel bir hayat akışı
olduğu gibi.
Zamanın
herhangi bir diliminde, adı hiç duyulmamış bir coğrafyada ve bu coğrafyanın da
adı hiç duyulmamış bir ülkesinde, bugüne kadar doğan hiçbir çocuğa benzemeyen
bir çocuk dünyaya gelmiş. Bu çocuğun ülkesinde çocuklar daha doğar doğmaz
adları bir okyanus ya da nehir ile anılırmış. O gün doğan bu garip çocuğa da
coğrafyanın en tuhaf nehrinin adı verilmiş: Renk Cümbüşü. Zira bu nehir diğer
nehirlerden farklı olarak suyu farklı yerlerde farklı renklere bürünürmüş;
ışığın ve doğanın dansı, illüzyonu ile.
Renk
Cümbüşü’nün yaşamı da tıpkı bu nehir gibiymiş. Beklentileri gerçekliğin çok
ötesinde olduğu için genellikle çevresinde hayalci olarak anılırmış. O ise tüm
bunlara gülümseyerek bakar, cevap bile vermezmiş. Cevap vermez vermesine ama
diğer taraftan da insanları izlemekten de geri kalmazmış. Çevresindeki
insanlara baktığında; birbirine davranış
olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut kapasitelerinin
çok azını kullanan insanlar
fark etmiş. Bunun nedeni kabilenin büyüklerine
sormanın zamanının geldiğini hissetmiş. Kabilenin en yaşlı ve en bilgesi olan
Derin Sessizlik; bu soruya  “Mutsuz olmak yerine beklentileri az tutmak
kabile inancı açısından da makbul olandır”
cevabını vermiş.
O
sırada Renk Cümbüşü çocukluk günlerine gitmiş. Anne ve babasının kabilenin ileri
gelenleri ile beraber doğa koşullarının değişimi karşısında nasıl yeni yaşam
alanı aradıklarını anlatan hikayeleri kulağında duymuş. O sene doğanın isyanına
daha fazla dayanmak istemeyen kabile, kendilerine hem daha güvende hissedecekleri
hem de daha fazla kaliteli yiyecekler bulacakları inancı ile göç yollarına
düşmüşler. Aslında
ailesinin anlattığından bulunduğu koşullar ne kadar zor olsa da alışmaya da
başlamış olduklarını hatta oluşan koşullara karşı gelişerek birçok
yeteneklerini arttırmış olduklarını da biliyormuş. Zira artık daha iyi
avlanıyorlar ve böylece o güne kadar elde etmedikleri farklı lezzetleri
tadıyorlarmış. Bunun sonucunda kabilede çok iyi avcılar yetişmiş. Diğer
taraftan güneşin yakıcılığını arttırması onları daha korunaklı ve aynı zamanda
havalandırmalı yerler yapmaya yönlendirmiş ve kabilede yetkin ağaç işçilerinin
doğuşuna neden olmuş. Diğer taraftan bir grup hayvanların da evcilleştirilmesi
başarılmış.  Tüm bunları hatırlayan Renk
Cümbüşü o sırada bir tek şeyi hatırlayamadığını fark etmiş. Madem gelişim ve değişim ile doğaya adapte
olmuşlardı o zaman neden ortamlarını terk etmişlerdi
İçini kaplayan merak
duygusu ile Derin Sessizlik’e karşı gülümsedi. Bu sırada bilge, “O zaman kabile olarak çapımız farklı idi.
Zihnimizde elde edemeyeceğimizin korkusundan ziyade, elde edeceğimizin
heyecanını ve bunu elde ederken fark edeceğimiz farkındalıkların hayatımıza
katacağı acı ya da tatlı anıları düşünürdük”
dedi. Renk Cümbüşü: “Acı anı,
çok iyi gelmedi kulağıma, içimde, göğüs kafesimde bir ateş yaktı. Boğazımda da
bir gıcıklanma ve acı bir tat getirdi” diye cevapladı. Derin Sessizlik; “Acılar aslında hayatın bize verdiği tatlı
ve keyifli anların farklı bir versiyonudur ve içinde öğrenme barındırır. Yani
bir acı bir sonraki tecrübenin tadını da damağımıza sunmakta, kulağımıza
fısıldamaktadır”.

O sırada Renk Cümbüşü bir anda : “Bilmiyorum, herhalde çok tuhaf bir bebek
olduğum için, hatta hala tuhaf bir insan olduğum için” derken, Bilge’nin onun
zihni ile iletişim kurduğunu ve ona “neden
sana Renk Cümbüşü adının konulduğunu biliyor musun?”
sorusunu sorduğunu
fark etti. Annen ve baban yıllarca gerek ailelerinden aldıkları bilgileri
gerekse kabileyi gözlemleyerek, “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar
”dan oluştuğunun farkında idi.
Sen doğduğunda senin bu potansiyelini fark edip bunu kullanacağına inanarak
sana coğrafyanın en renkli nehrinin adı vermişler” dedi.

Derin Sessizlik, “Şayet ben buna
inanmadığımı söylersem, daha büyük bir potansiyelin keşfini nasıl elde
edebilirler ki”
diye cevap verirken, Renk Cümbüşü’nün ilk defa bilgenin
beynine telepatik olarak “Sen de
insanların potansiyellerinin farkında olmadığını düşünüyor musun?”
sorusunu
sorduğunu fark etmiş. O ana kadar hayatında ilk defa böyle bir tecrübe yaşayan
Renk Cümbüş’ü içinde pırpır eden kelebeğe dokunmuş.
O
an kabilenin en saygıdeğer gözlemcisi, ülkenin en büyük nehrinin renginin o
güne kadar hiç görmedikleri bir renge dönüştüğünü Bilge’ye iletmiş. Renk
Cümbüşü, o sırada kabiledeki Bilge’ye baktığında Bilge’nin bedeninin şeffaf
renkte olduğunu fark etmiş. Çok şaşırmış bu duruma ama Bilge “Şayet ben buna inanmadığımı söylersem, daha büyük bir
potansiyelin keşfini nasıl elde edebilirler ki? ”
diye tekrar etmiş. Renk
Cümbüşü kendisinde ortaya çıkan ikinci bir yetinin farkına varmış. Daha önce
hiç bilmediği bir yeti. Derin Sessizlik, “Kimseye şu an bundan bahsetme yoksa sana
kimse inanmayacaktır” demiş. “Zamana bırak farkındalıklarını paylaşmayı”

diye de eklemiş.
Bilge’nin
yanından ayrılan Renk Cümbüşü kendini kabilenin ortasına atmış. Orada
insanların bedenlerinin mavi, sarı, kırmızı, turuncu, turkuaz, mor, bej gibi
renklere sahip olduğunu ve kimsenin bunun farkına varmadığını anlamış, Derin
Sessizlik’ten ve kendisinden başka.
O
sırada kulağında bir ses fısıldanmış: “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar”
O
gün kendi kendine şunu söylemiş: “Ben gördüğümün ve hissettiğimin çok
ötesindeyim. Bunun keşfi için kendime odaklanacağım. Kendi odağım ile diğer
insanların da kendilerine odaklanmalarına yardımcı olacağım. Böylece insanların
potansiyelini keşfettireceğim. Böylece önce kendimin daha sonra da kabilemin
çapını genişleterek kabileyi renk cümbüşüne boğacağım”.
Mutsuz
olma korkusu sizi gelişimden alı koyar. Büyük hayaller kurmazsanız geleceğiniz de
olmaz. Gelecek hayallerinizi kurun ve bu hayallerinizi size inanlar ile paylaşın.
Paylaşın ki, bu hayalleriniz ağzınızdan çıkıp beyninize defalarca girsin ve her
bir tekrarda hayalleriniz daha da büyüsün, daha da zenginleşsin, daha da kapsayıcı
olsun. Daha çok insana dokunsun.
Mutsuzluk, sadece bir tecrübenin o anki
duygusundan ibarettir. Her yeni tecrübe umuttur! Umudu yeşertmek için harekete
geçme ve tecrübe edinme zamanı.

Hayatınızın
sonuna geldiğinizde bugüne dönme şansı verilseydi, çapınızı daha farklı bir
boyuta getirmek sizin için ne kadar değerli olurdu?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Sevgiden Doğan %100 Mutluluk!

Doğduğu andan 7 yaşına kadar
çocuk, çevresinden aldığı verileri işleyip kodlayarak geleceğine yön
vermektedir. Algı boyutları açısından (nörolojik düzeyde insan) insanlarda
görebildiğimiz tek şey bir ortamda sergiledikleri davranışlarken, bunun
arkasında, en derinlerde neden bu tür davranışları sergilediğini bilemiyoruz.
En fazla tahminde bulunabiliyoruz. Buzdağının altında, insanları bu davranışlara
iten farklı kimliklerindeki değer ve inanç sistemleri ile maneviyatını
bulabiliriz.
İnsanın özü mutlu olmaktır. Ve
normalde de insanlar genelde ömürlerinin %95’ini mutlu olarak geçirirler.
Şaşırtıcı bir istatistik değil mi? Peki nasıl oluyor da büyük bir çoğunluk
mutsuz! Bunun cevabı da soru kadar basit. %5’lik bölümü sürekli göz önünde
tutuyoruz da ondan. Tıpkı bir kişi günde bir tek bir sigara içse bile sürekli
sigara kokusunu bedeninde taşıması gibi bir şey. İşin belki de daha acı tarafı,
tek bir sigaranın dumanının bile etrafını rahatsız etmesi ve zehirlemesi.
Kaç kişi güne başlarken ayna
karşısında kendisine şöyle içten, sevgi dolu bakıyor! Yani bir başkası için
güzel görünmekten ziyade, kendisine sevgi ile bakıp; “Evet ya ben gerçekten
Allah’ın sevgili kuluyum. Diğer insanlara benzemiyorum. Ben şu evrende tek ve
eşsizim diyor!” Kendi kendine sabah bu şekilde ayna karşısında bakmanın
ücretsiz ve garantili bir motivasyon aracı olduğunun biliyor muydunuz? Bunu
uygulamak için kendinize zaman ayırmaya değmez mi? Onbeş dakika daha az
uyursanız ne olur ki?

Peki güne aracınızda ya da toplu
taşımada devam ederken kendi kendinize sesli ya da zihninizden konuştuğunuz
oluyor mu? Bir önceki gün ya da bir önceki hafta ile kıyasladığınızda
kendinizde olumlu olarak gördüğünüz neler var? Erken kalkmak, bir kitap okumak,
herhangi bir kişiden teşekkür almak, birine yardım etmek ve bunun arkasından
minnet duygusunu gözlerde hissetmek,… İşte bunun gibi basit bir olayı yaşamanın
ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? %95’e doğru gelebileceğinize
biraz daha inanmaya başladınız mı?
Bu noktada aklıma bir hikaye
geldi. Günün birinde, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde yaşayan bir kadın
varmış. Her sabah kalktığında o günün yapılması gereken işlerini sırasıyla
yapar ve monotonluğun hayatına verdiği tatminsizliği iliklerine kadar
hissedermiş. Sadece o değil ailesine de bunu yansıtırmış. Gerek eşi gerekse
çocukları bu tavırlarından ötürü mutsuzmuş. O da biliyormuş davranışlarını ama
bir türlü kendisine de mani olamıyormuş. Nasıl olsun ki? Hayat bu! Dünya zaten
acımasız bir yer. O da koşuşturmacanın içinde günlerini tüketiyormuş.
Bir gün işe giderken her zamanki
simitçiden simidini almış. Bindiği vapurda simidini yerken etrafını saran martılara bakmış. Martının simidini istediğini fark etmiş. Zaten
bu martılarda hep simit düşmanıymış. Ne zaman bir vapur kalksa, o vapurun
kenarında bekler, başkalarının rızıklarına göz dikermiş. Kadın bir an bugüne
kadar hiçbir zaman bir martı ile simidini paylaşmadığını fark etmiş. Ve içinde
o güne kadar hissetmediği garip bir duygu ile karşı karşıya kalmış. Elini
simide atmış bir parça koparmış, koparmış koparmasına da simidin sarıldığı
kağıt üzerinde el yazısı ile bir not görmüş. “Ben seni seviyorum ama sen
kendini ne kadar seviyorsun?”
. İçinde yaşadığı ve anlamlandıramadığı garip
duyguyu bağırsaklarında bir ağrı şeklinde hissetmiş. Sanki bağırsakları boğum
boğum olmuş da nefes aldırtmıyormuş ona. Eline aldığı simit parçasını, martıya
doğru fırlatmış. Martı keskin bir hareket ile tek hamlede kapmış kendisine
doğru gelen parçayı…
Bu arada kadın bir an için bir
önceki gününü düşünmüş. Her bir karesini gözünün önünden geçirirken, martının
çığlığı ile o ana geri dönmüş. İkinci parçayı da martıya atarken, kendisi bir
önceki güne gitmiş. Yine benzer kareleri görmüş. Bir hafta öncesi, bir ay
öncesi, bir yıl öncesi… Ana hatları aynı olan bir dekorda yaşanan bir tiyatroyu
izler gibi bulmuş kendini. Tekrar gözü kağıda takılmış. “Ben seni seviyorum ama
sen kendini ne kadar seviyorsun?”
Çocukluktan beri Kur’an-ı Kerim’i
öz Türkçeden okuyan biri olarak, o ilk sure olan Alak Suresi geçmiş aklından:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, sevgi ve ilgiden yarattı”. (*)
İnsan sevgi ve ilgiden
yaratılmışken, nasıl oluyor da kendisini bu kadar sevgiden uzak olduğunu
anlamamış.
İşin kötüsü ne kendisini ne gerçek anlamda ailesini ne de çevresini
sevmiyormuş.
Martının çığlığı ile yeni bir
parça simidi martıya göndermesi bir olmuş. O sırada geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkmış, o çocukluk yıllarına. O yıllarda ailesinden, akrabalarından, içinde
bulunduğu çevreden ve toplumdan duyduğu bir takım sesleri sanki o an söyleniyor
gibi kulaklarında duymaya başlamış. Bu duyduklarına bedeni o kadar güçlü bir
şekilde tepki vermiş ki, gözlerinin önünde yapmak isteyip de yapamadıkları
belirmiş. Vapurun siren sesi ile irkilmiş, o kadar derin düşünceler arasında
gidip geliyormuş ki, vapurun yanaşmak üzere olduğunu anlayamamış. Halbuki ne
kadar da kısa sürmüştü yolculuğu. İnerken geçmişte her şeyi koşullandırmalar
ile öğretildiğini fark etmişti. Ve bir şeyleri yapmadığında ya kötü şeyler
olacağı ya da mahrum edileceği söylenmiş, söylenmekle kalmamış uygulanmıştı. Özgürlüğünün elinden alındığını o ana kadar fark etmemişti. Ama bugün baktığında bu söylediklerinin büyük kısmının saçma inançlar halinde
içinde bir köşede hala varlığını sürdürmekte olduğunu görmekte idi
.
–       Tabağındaki
pilavları bitirmezse kalan pirinç kadar çocuğun olacaktır
–       Büyümeden
kahve içmeye başlarsan çocukların zenci olur
–       Çocuk
yiyen devler, canavarlar…
–       ….
–       Anne-Babanın
sözünü dinlemezsen seni sevmezler… vs.

Sevginin koşullu olduğunu ve arkasında bir takım davranışların olması gerektiğini fark etti. O an kendine şunu
sordu? “Benim kendimi sevmem için ne
gerekiyor?”
Sordu sormasına bunu ama o an bir cevap bulamadan günü
tamamladı.

Ertesi sabah olduğunda tekrar rutinine başladı. Tekrar simidini aldı ve
vapuruna bindi. Yine aynı martı yanında bitti. O an dünkü not aklına geldi.  “Ben seni seviyorum ama sen kendini ne kadar
seviyorsun?”
Bugün onun için yeni mesaj olup
olmadığına dair merakla simidin kağıdını araladı ve yeni bir soru ile
karşılaştı. “Varsayalım ki bir ayna ile
karşı karşıyasın, iyi yaptığın şeyleri söylemek istersen neleri söylerdin?”

sorusunu gördü. Martının o günkü payını fırlatırken sorunun cevaplarının da
zihninde belirdiğini fark etti. “İyi yemek yapıyordu, işinde de iyi idi
aslında. Ailesine karşı da oldukça ilgiliydi mutsuz tavırlarını saymazsa …”
Bunları düşünürken, yüz kaslarının gevşediğini, yüzünde bir tebessümün
oluştuğunu fark etti. O sırada gözü karşısında oturan adamın gazetesine ilişti.
Gazetenin ona dönük yüzünde kocaman bir kalp vardı, bir de yazılar. Dalgınlığı
bir anda yandan gelen ses ile kesilmiş. “Martılar ne kadar özgür ve sevimli
hayvanlar değil mi? Ben her gün evde artan ekmekleri getirip, martıları
beslerim. Bunu yaparken, içimi doyumsuz bir tatmin ve sevinç kaplar. Bir
canlıya dokunup, onu beslemiş oluyorum. Onların şükranlarını da çığlıkları ile
alıyorum ve günümü mutlu geçiriyorum” demiş ve çıkışa yönelmiş.
O gün işine tatlı bir tebessüm
ile gitmiş. İçindeki huzur ve tatmini tüm gününe yansıtmış. Öyle ki,  akşam evde de farklı bir ailesi olduğunu
görmüş. O güne kadar hiç görmediği kadar yardımsever, dinleyen, paylaşan ve bir
arada olan.. Akşam olup uyuduğunda geçirdiği birkaç gün gözünün önünde
canlanmış ve kendisinde bazı değişikliklerin olduğunu anlamış. Bu değişikliklerin diğerlerini  de değiştirdiğini fark etmiş. 
O gün normal uyanma saatine
göre bir saat erken kalkmış. Normalde uykuya devam eden o, kalkmış ve banyoya
gitmiş. Yüzünü yıkadıktan sonra bir süre kendisine aynada bakmış. Bir yabancıya
bakar gibiymiş ilk bakışta. Garipsemiş. En son ne zaman bu şekilde baktığını
hatırlamaya çalışmış, 5-6 yaşlarında evcilik oynayan kendisini görmüş. Görmesi
ile yüzünde garip şekiller yapması bir olmuş. Ve bir kahkaha patlatmış. Kahkaha
sanki gözünün içindeki sönüklüğü alıp götürmüş, çakmak çakmak bir göz ve canlı
bir yüz ortaya çıkmış. O an ne güzel, iç ısıtan bir yüzüm var demiş. “Seviyorum
Seni Güzel Kadın” diye eklemiş…
O gün heyecan ile tekrar simidini
almış. Ama bu sefer 2 tane olarak. Vapura kadar kağıda bakmamak için kendini
zor tutmuş. Vapura geldiğinde önce martısının simidini parçalamış ve içinden şu
not çıkmış. “Kalbindeki sevgiyi
paylaşmanın hayatını ne kadar zenginleştirebileceğini hayal etmek ister
miydin?”
Sorunun üzerinde yarattığı tatlı heyecan ile kendi kağıdını açmış:
Sevgiden, acılıklar tatlılaşır. Sevgiden, bakışlar altın kesilir.
Sevgiden, tortulu ve bulanık sular arı, duru hale gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden, ölü dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.  Bu sevgi
de bilgi sonucudur.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi, nasıl olur da böyle bir tahta
oturabilir? Eksik bilgi nasıl olurda aşkı doğurur?
Eksik bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk cansız bir şeydir” Mevlana
O gün o vapurdan inerken kendini
farklı bir bilinç seviyesinde gibi hissetmiş.  O bilincin verdiği canlılığı tüm hücrelerinde
hissederken, bunun onun hayatına katacağı zenginliğe bırakmış kendini.
Yarın sabah erken kalkıp 15
dakika kendinize aynadan bakmaya ve kendinizle tekrar tanışmaya ne dersiniz?
Kemal BaşaranoğluProfesyonel Koç

(*) Surelerin iniş sırasına göre
Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri – Prof. Yaşar Nuri Öztürk). Meale sadık
kalınmak üzere, birden fazla olan kelimeler mealde parantezler ile ayrılmış.
Müzzemmil Suresi’nde ise “Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” denmiştir. Bu
anlamda surenin çevirisi olan “İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir
sudan/sevgi ve ilgiden/husumetten yarattı” kelimelerinden sevgi ve ilgi
alınarak tamamlanmıştır.

Yeni İnsan 4.0

Balıkçıların canlı balık diye bağırdığını duymayan ya da
bilmeyen yoktur değil mi? Bir gün yaşlı bir amca bu şekilde bağıran bir
balıkçıya, “Evladım, balık taze mi?” diye sormuş. Adam istifini bozmadan “Canlı
diyorum ya amcacığım…” demiş. Amca da, “Evladım ben de canlıyım
ama sence ben taze miyim?”
diye cevap vermiş.
Canlı olmak bizlere verilen bir
hediye. Zaman zaman etrafınızdaki canlıları gözlemlediğiniz olur mu? Diğer
insanları, doğayı, hayvanları, toplumları, … vs. Ya da belki kendinizi. Neleri
doğru yaptığınızı ya da neleri yanlış yaptığınızı? Neleri sevdiğinizi ya da
sevmediğinizi gözlemlemek biz canlılara verilen en büyük hediye… Tam bunları
düşünürken, cep telefonumdan bir ses geldi, bir mesaj. Mesajı gördükten sonra keşke
bir cep telefonunu bir kez aldığımızda kendi kendini donanım ve yazılım olarak sürekli
olarak güncelleyebilse diye düşündüm. Düşünsenize, yarın bir telefon üreticisi
yeni model bir cep telefonu ortaya çıkarır ve “bu telefon kendi kendine gerek
donanım gerekse yazılım olarak güncelleyebilecek yetenektedir. Bunun için
yapmanız gereken tek şey ona kaliteli zaman ayırarak onunla ilgilenmeniz”

olduğu söylese, ne güzel olurdu değil mi?… Günümüzde her gün teknolojinin
geliştiği ve dünün yenisinin bugün eskidiği bir ortamda bu bir hayal değil mi?

Şimdi şöyle biraz geçmişe gitmeye
ne dersiniz? Daha anne karnına ilk düştüğünüz o ana odaklanın. Yani o ailenize
gelecek büyük hediye olan kendinize. 
Dokuz ay boyunca aslında her gün her dakika fiziksel olarak (donanımsal)
olarak geliştiniz. Aynı zamanda doğuma kadar da zihinsel (yazılım) gelişiminizi
de sevgi ile tamamladınız ve İnsan 1.0 versiyonu olarak,
diğer bebeklerle
benzerlikleriniz olsa bile (bakıma ihtiyaç duyma, açlık, altına yapma,..vs)
kendinize özel ve diğerlerinden benzersiz olarak (her bebek aynı miktar ile
doymaz, her bebek aynı şeye gülmez,..vs) dünyaya geldiniz.
İlk etapta ebeveyn desteği ile
fiziksel olarak geliştiniz ve büyüdünüz. Fiziksel büyüme aileden gelen birtakım
davranışlar, değerler ve inançlar tarafından zihinsel gelişiminizin temelini
oluşturdu ve yazılım olarak da sizlere 2. versiyon yüklenmiş oldu.
Ailenin
haricinde içinde büyüdüğünüz büyük aile, sosyal çevre, toplum, … size bu
versiyonun 2.1 – 2.2 gibi alt kırılımlarını küçük küçük güncellemeler şeklinde
ulaştırdı.
Gün geldi, büyüdünüz fiziksel
olarak kendinize yetmeye başladınız. Kendi yemeğinizi hazırlayabilir, kişisel
bakımınızı yapabilir, hatta öyle ki gelirinizi bile kazanabilir, …vs oldunuz.
Sistem fiziksel olarak kendini sürekli yenilerken zihinsel gelişim de durmaksızın
değişti, gelişti. Bu gelişim kimi zaman zorunluluktan, kimi zaman istekten,
kimi zamansa farkındalıktan oluştu. Zira artık sizin de kendinize ait,
ailenizden bağımsız bir ortamınız oluştu. Bu ortamda kendi varlığınızı gösterme
ihtiyacı duydunuz. Donanım ve yazılım olarak artık 3. versiyonundasınız.
Ama
bir farkla, bu versiyon özellikle zihinsel tarafta daha önceki versiyonların
(2.0- 2.1- …vs)   bir takım hatalarını (bugları) da beraberinde
getirmekteydi. Neydi bu hatalar; ebeveynler tarafından ya da içinde
bulunduğunuz toplum tarafından sizlere aktarılan size ait olmayan ama sizinmiş
gibi kabul ettiğiniz düşünceler, inançlar, kısıtlamalar,.. Bunları kabul
etmekle kalmadığınız gibi şiddetle ve inançla sizinmiş gibi kendinizle
taşıdınız. Bunlar bir virüs gibi sizinle geçmişinizden bugüne kadar taşındı ve
bugünden de geleceğe doğru bilinçsiz bir şekilde taşınacak.
Bunların neler
olduğunu bulmak için şu soruları kendinize sorun. Gerçekten istediğiniz işi mi
yapıyorsunuz? İstediğiniz çalışma günleri ve saatlerinde mi mesaidesiniz?
İstediğiniz kişi ile mi berabersiniz? İstediğiniz için mi çocuğunuz var/yok?
İstediğiniz bir toplumda mı yaşıyorsunuz? İstediğiniz insanlarla mı
berabersiniz? İstediğiniz ve inandığınız partilere mi oy veriyorsunuz?…vs
Kimi zaman bu virüsler bir önceki
versiyonunuzda (2.0) sizi hem fizik olarak hem de zihinsel olarak çökertti.  Siz tekrar ayağa 2.xx versiyonunuz ile
kalktınız. Kimi zamansa bu virüsleri bir koruma kalkanı olarak düşündünüz ve
bunları bugününüze kadar taşıdınız, bunun sizi nerede ve nasıl koruyacağını bilmemenize
rağmen.
Düşünün yok mu çocukluktan gelen,
nedeni ve size ne sağladığını bilmediğiniz ama yaptığınız hatta kimisi tuhaf
olan şeyler? Bu noktada aklıma birkaç örnek geldi bile:
·     
yaz-kış her sabah ılık bir duş alarak güne
başlamak
·     
araç kullanırken ara ara elini cama dokundurmak
·     
hayatının istediği gibi olamayacağını her sabah
söyleyerek güne başlamak
·     
yatmadan önce okunan dualar
·     
.…

Bu yazıyı okuduktan sonra kendinize
bir zaman ayırın ve rutin olarak tekrarladığınız şeyleri ve bunların yanına
bunları yapmanın size ne sağladığını not edin. Aynı zamanda bunu yapmanızı kim
söyledi ise bu kişinin adını da yanına yazın. Sonra da ne zamandan beri bunu
yaptığınızı düşünün…

Kendinizin 3.0 versiyonunun tüm
özelliklerinin farkına vardınız. Bunun farkına varınca kendinizi gözlemlerseniz
ve bir metaforla bu 3.0 versiyonunuzu tanımlarsanız, ne olurdu?
Bu versiyonu değerlendirmeye
kalktığınızda, neler görür, kendinize neler söyler ve nasıl hissedersiniz? Bu
versiyonda olmak sizin yaşamda varoluş nedeniniz ile ne kadar örtüşür?
Bu 3.0 versiyonunun farkındalığını
size verilen bir hediye olarak kabul ederseniz, kendi ilk öz versiyonunuz olan
4.0’ı, nasıl bir hediyeye dönüştürmek istersiniz?
Yeni İnsan 4.0 için fiziksel ve
zihinsel tüm kaynaklarınızı gözden geçirip, canlılığınıza tazelik katacak güncellemeye
nereden başlamayı düşünüyorsunuz?
Gezegen üzerindeki pek çok insan 
aslen olduğu kişi olamadığı için acı çekiyor.
Shaman Durek
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Kariyeriniz Bitti… Uyanın!

Ormana iki buçuk metre uzunluğunda tahta bir çit kurun.
Tuzak olarak bir miktar yem koyup bir haftalığına ortadan kaybolun.
Tilki basit bir tuzağa düşmeyecek kadar kurnazdır ve sizi koklayıp çitten günlerce uzak duracaktır. Ama eninde sonunda gelecek ve yemi yiyecektir.
Haftanın sonunda birincisine dik açıda ikinci bir çit döşeyin ve yine yem bırakın.
Tilki birkaç gün çitten uzak duracak, sonra bir kez daha yemi alacaktır.
İkinci haftanın sonunda üçüncü bir duvar ile bir de kapı inşa edin. Tekrar yem bırakın.
Bir ay sonunda geri geldiğinizde tilki güvenli alanı içinde hoplaya zıplaya neşeyle oynuyor olacaktır ve artık yapmanız gereken tek şey kapıyı kapatmaktır. Tilki kapana kısılacaktır.
(İkarus YanılgısıSeth Godin)

Kariyer planlaması, X ve Y jenerasyonun üzerinde en çok koçluk aldığı konulardan biridir. Zira bu jenerasyondakiler yıllarca iyi meslek, iyi üniversite, iyi iş, iyi şirket, iyi maaş, iyi primler,… vb. gibi, içinde iyi sıfatını içeren cümlelerle yetiştirildi. Aslında bu iyi yıllardır bilinen, Maslow piramidinde de var olan ve hikayemizdeki tilkinin de güle oynaya yaşadığı kapalı güvenli alanın tanımıdır.
Kimi zaman farkındasınızdır doğru yerde olmadığınızın. Ama bir türlü de güvenli alanınızdan çıkamazsınız. Bu güvenin konforla tam olarak üst üste örtüşmüş halidir.  Güvenlik ve konfor arayışı aslında memeli hayvanların ikinci seviye beyin kapasitesi olan duygusal beyninin kullanılmasıdır. Bir araya gelme, korunma ve mevcut durumu korumak için.
Mevcut işinizde mutlu da olabilirsiniz, mutsuz da… Neden kurum içi farklı bir pozisyona geçmek için çaba harcamıyorsunuz? Ya da farklı bir kurumda şansınızı denemiyorsunuz? Ya da kendi işinizi kurarak yeni bir katma değer yaratmıyorsunuz? Eminim ki, Richard Beckhard’ın değişim formülünde yer alan tatminsizlik, vizyon ve ilk adımlara da sahipsiniz. Hatta belki de çok şiddetli bir şekilde. Peki neden o zaman bu değişim gerçekleşmiyor?
Hayvanları izleyin. Bir kedi yavrusunun başı belaya girince anne kedi gelip yavrusunu ensesinden tutarak korur. Öte yandan maymunlarda ise kurtuluşun anahtarı anne maymunun sırtına tutunmaktır. Kedi yavrusu kurtarılmaya muhtaç iken, maymun yavrusu kendini kurtarmak zorundadır. Siz kedi yavrusu rolünü mü alıyorsunuz? Yoksa maymun yavrusunu mu? Sorun bakalım kendinize kedi yavrusu rolünde kurtarılacağınıza inanıyor musunuz? Ya da maymun yavrusu olunca ne hissediyorsunuz. İçinizden gelen ve sizi korkutan duygu ve seslerin mi farkına vardınız? Ya da daha önceden sizlere anlatılan hikayelerdeki kişiler mi gözünüzün önünden geçti?
Şunu artık kendinize itiraf etmediyseniz, itiraf etmeye ne dersiniz? Bulunduğunuz ortamın üzerinizde bıraktığı konfordan dolayı kedi yavrusu olmayı seçiyor olmayasınız? Ne de olsa, çalıştığınız yerde tatminsiz ya da mutsuz olsanız bile, oradaki kişileri avucunuzun içi gibi biliyorsunuz. Sahip olduğunuz koşullar da sizi orada tutuyor olabilir. Kimin ne tepki vereceğini, kimi nasıl idare edebileceğinizi ve belki de sahip olduğunuz imkanların (sosyal statü, maaş, yan haklar, hatta ailenin övündüğü veya çevrenin hayranlıkla baktığı bir sorumluluk…vs.) verdiği güven ve konfor duygusu.
Aklıma bir hikâye geldi tam da şu an.  Bir kümeste iki tavuk kendi arasında konuşuyormuş. Büyük yumurta yumurtlayan tavuk böbürleniyormuş: “Biliyor musun? Benim yumurtam pazarda 1,5 lira ediyor”. Diğer tavuk da gayet alaycı bir şekilde, “Kardeş valla 50 kuruş için o kadar yırtınmaya değmez!”.
İş değişikliği bir proje olarak alırsanız, bu projeyi yapmanın maliyetini yapmanın yanında nasıl görüyorsunuz? Cevap birçok kişi için yapmamak oluyor. Zira güvenli limanların konforu da çok oluyor. Bir de düşüncelerinizi şu noktaya taşıyabilir misiniz? Ya ilk baştaki hikayedeki tilki gibi yıllar içinde etrafımızda çitler örülmüşse! Hatta bu çitler bizlere daha öncekilerden aktarılmışsa ve sadece bu alanda hayatımızı geçiriyorsak?
Bilim insanlarının maymunlar üzerinde yaptığı deneyi bilirsiniz. Bir kafese 3 maymun alınır. Kafesin ortası bir merdiven ve merdivenin üzerine de tavandan asılmış ve elektrik verilmiş muzlar. Her bir maymun muza gittiğinde elektrik akımına kapılır. Bir süre sonra maymunlar muza gitmekten vazgeçerler. Kafesteki maymunlardan biri alınır ve yerine yeni bir maymun konur. Bu maymun da muza doğru harekete geçer. Geçer geçmesine de diğer 2 maymun çok kötü bir şekilde yeni gelen maymunu döverler. Bu arada maymun neden dövüldüğünü bilmediği gibi, muzlara doğru gitmekten artık vazgeçer. Daha sonra ilk maymunlardan biri daha alınır ve yeni bir maymun daha kafese gönderilir. Senaryo aynıdır, yeni maymun da muza doğru atılır ve diğer iki maymun tarafından bir güzel benzetilir. İşin ilginci neden dayak yediğini bilmeyen ilk yeni maymun en sert tokadı atıyordur. Daha sonra kafeste kalan ilk maymunlardan sonuncusu da (elektriğe kapılan) alınır, yerine yeni maymun konur. Bu sırada muzlara verilen elektrik de kesilir. Senaryo tıpkı bir önceki gibidir. Son maymunda muz yerine dayağa doyar. Kafeste 3 maymun ve elektrik olmayan muzlar olmasına rağmen, hiçbiri bu muzlara gitmeyi bir daha akıl etmez.
Yaptığınız işlerdeki örüntülere (patern) dikkat edin. Bakın bakalım ne fark edeceksiniz? Aynı şeyleri mi tekrar ediyorsunuz? Aynı zaman dilimlerinde sabahı akşam, akşamı sabah etme, yıllardır farklılıklar olsa dahi benzer işler yapma, işler değişse bile benzer çalışma metodolojisini uygulama, alışkanları devam ettirme, kariyerine belki de hayatına bilinen şekilde devam etme. Yani birilerinin yıllar önce tanımladığı ve bizlerinde başarılı (!) bir şekilde uyguladığımız güvenli alan ile konfor alanını üst üste örtüştürmek.  Sizi, iş tanımı standartlaştırılmış her gün, her saat, her dakika defalarca aynı işi yapan bir çalışandan ayıran şey nedir?  
Kendinizi hikayedeki tilki olarak (ya da bir kedi ya da bir maymun olarak) hayal edin. Yıllarca aynı çitler arasında güle oynaya koşuşturduğunuzu, beslendiğinizi ve zamanınızı geçirdiğinizi gözünüzün önüne getirin. Bir an için o güvenliğiniz olan çitlerin orada olmadığını ve hatta uzun yıllar önce oradan kaldırılmış olduğunu öğrenir ya da fark ederseniz, kendinizi nasıl hissederdiniz?
Siz hala iyi …” diye tanımlanmış şeylerle kendinizi avutarak yaşadığınızı sanıyor olmayasınız?


Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç