Sevgiden Doğan %100 Mutluluk!

Doğduğu andan 7 yaşına kadar
çocuk, çevresinden aldığı verileri işleyip kodlayarak geleceğine yön
vermektedir. Algı boyutları açısından (nörolojik düzeyde insan) insanlarda
görebildiğimiz tek şey bir ortamda sergiledikleri davranışlarken, bunun
arkasında, en derinlerde neden bu tür davranışları sergilediğini bilemiyoruz.
En fazla tahminde bulunabiliyoruz. Buzdağının altında, insanları bu davranışlara
iten farklı kimliklerindeki değer ve inanç sistemleri ile maneviyatını
bulabiliriz.
İnsanın özü mutlu olmaktır. Ve
normalde de insanlar genelde ömürlerinin %95’ini mutlu olarak geçirirler.
Şaşırtıcı bir istatistik değil mi? Peki nasıl oluyor da büyük bir çoğunluk
mutsuz! Bunun cevabı da soru kadar basit. %5’lik bölümü sürekli göz önünde
tutuyoruz da ondan. Tıpkı bir kişi günde bir tek bir sigara içse bile sürekli
sigara kokusunu bedeninde taşıması gibi bir şey. İşin belki de daha acı tarafı,
tek bir sigaranın dumanının bile etrafını rahatsız etmesi ve zehirlemesi.
Kaç kişi güne başlarken ayna
karşısında kendisine şöyle içten, sevgi dolu bakıyor! Yani bir başkası için
güzel görünmekten ziyade, kendisine sevgi ile bakıp; “Evet ya ben gerçekten
Allah’ın sevgili kuluyum. Diğer insanlara benzemiyorum. Ben şu evrende tek ve
eşsizim diyor!” Kendi kendine sabah bu şekilde ayna karşısında bakmanın
ücretsiz ve garantili bir motivasyon aracı olduğunun biliyor muydunuz? Bunu
uygulamak için kendinize zaman ayırmaya değmez mi? Onbeş dakika daha az
uyursanız ne olur ki?

Peki güne aracınızda ya da toplu
taşımada devam ederken kendi kendinize sesli ya da zihninizden konuştuğunuz
oluyor mu? Bir önceki gün ya da bir önceki hafta ile kıyasladığınızda
kendinizde olumlu olarak gördüğünüz neler var? Erken kalkmak, bir kitap okumak,
herhangi bir kişiden teşekkür almak, birine yardım etmek ve bunun arkasından
minnet duygusunu gözlerde hissetmek,… İşte bunun gibi basit bir olayı yaşamanın
ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? %95’e doğru gelebileceğinize
biraz daha inanmaya başladınız mı?
Bu noktada aklıma bir hikaye
geldi. Günün birinde, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde yaşayan bir kadın
varmış. Her sabah kalktığında o günün yapılması gereken işlerini sırasıyla
yapar ve monotonluğun hayatına verdiği tatminsizliği iliklerine kadar
hissedermiş. Sadece o değil ailesine de bunu yansıtırmış. Gerek eşi gerekse
çocukları bu tavırlarından ötürü mutsuzmuş. O da biliyormuş davranışlarını ama
bir türlü kendisine de mani olamıyormuş. Nasıl olsun ki? Hayat bu! Dünya zaten
acımasız bir yer. O da koşuşturmacanın içinde günlerini tüketiyormuş.
Bir gün işe giderken her zamanki
simitçiden simidini almış. Bindiği vapurda simidini yerken etrafını saran martılara bakmış. Martının simidini istediğini fark etmiş. Zaten
bu martılarda hep simit düşmanıymış. Ne zaman bir vapur kalksa, o vapurun
kenarında bekler, başkalarının rızıklarına göz dikermiş. Kadın bir an bugüne
kadar hiçbir zaman bir martı ile simidini paylaşmadığını fark etmiş. Ve içinde
o güne kadar hissetmediği garip bir duygu ile karşı karşıya kalmış. Elini
simide atmış bir parça koparmış, koparmış koparmasına da simidin sarıldığı
kağıt üzerinde el yazısı ile bir not görmüş. “Ben seni seviyorum ama sen
kendini ne kadar seviyorsun?”
. İçinde yaşadığı ve anlamlandıramadığı garip
duyguyu bağırsaklarında bir ağrı şeklinde hissetmiş. Sanki bağırsakları boğum
boğum olmuş da nefes aldırtmıyormuş ona. Eline aldığı simit parçasını, martıya
doğru fırlatmış. Martı keskin bir hareket ile tek hamlede kapmış kendisine
doğru gelen parçayı…
Bu arada kadın bir an için bir
önceki gününü düşünmüş. Her bir karesini gözünün önünden geçirirken, martının
çığlığı ile o ana geri dönmüş. İkinci parçayı da martıya atarken, kendisi bir
önceki güne gitmiş. Yine benzer kareleri görmüş. Bir hafta öncesi, bir ay
öncesi, bir yıl öncesi… Ana hatları aynı olan bir dekorda yaşanan bir tiyatroyu
izler gibi bulmuş kendini. Tekrar gözü kağıda takılmış. “Ben seni seviyorum ama
sen kendini ne kadar seviyorsun?”
Çocukluktan beri Kur’an-ı Kerim’i
öz Türkçeden okuyan biri olarak, o ilk sure olan Alak Suresi geçmiş aklından:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, sevgi ve ilgiden yarattı”. (*)
İnsan sevgi ve ilgiden
yaratılmışken, nasıl oluyor da kendisini bu kadar sevgiden uzak olduğunu
anlamamış.
İşin kötüsü ne kendisini ne gerçek anlamda ailesini ne de çevresini
sevmiyormuş.
Martının çığlığı ile yeni bir
parça simidi martıya göndermesi bir olmuş. O sırada geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkmış, o çocukluk yıllarına. O yıllarda ailesinden, akrabalarından, içinde
bulunduğu çevreden ve toplumdan duyduğu bir takım sesleri sanki o an söyleniyor
gibi kulaklarında duymaya başlamış. Bu duyduklarına bedeni o kadar güçlü bir
şekilde tepki vermiş ki, gözlerinin önünde yapmak isteyip de yapamadıkları
belirmiş. Vapurun siren sesi ile irkilmiş, o kadar derin düşünceler arasında
gidip geliyormuş ki, vapurun yanaşmak üzere olduğunu anlayamamış. Halbuki ne
kadar da kısa sürmüştü yolculuğu. İnerken geçmişte her şeyi koşullandırmalar
ile öğretildiğini fark etmişti. Ve bir şeyleri yapmadığında ya kötü şeyler
olacağı ya da mahrum edileceği söylenmiş, söylenmekle kalmamış uygulanmıştı. Özgürlüğünün elinden alındığını o ana kadar fark etmemişti. Ama bugün baktığında bu söylediklerinin büyük kısmının saçma inançlar halinde
içinde bir köşede hala varlığını sürdürmekte olduğunu görmekte idi
.
–       Tabağındaki
pilavları bitirmezse kalan pirinç kadar çocuğun olacaktır
–       Büyümeden
kahve içmeye başlarsan çocukların zenci olur
–       Çocuk
yiyen devler, canavarlar…
–       ….
–       Anne-Babanın
sözünü dinlemezsen seni sevmezler… vs.

Sevginin koşullu olduğunu ve arkasında bir takım davranışların olması gerektiğini fark etti. O an kendine şunu
sordu? “Benim kendimi sevmem için ne
gerekiyor?”
Sordu sormasına bunu ama o an bir cevap bulamadan günü
tamamladı.

Ertesi sabah olduğunda tekrar rutinine başladı. Tekrar simidini aldı ve
vapuruna bindi. Yine aynı martı yanında bitti. O an dünkü not aklına geldi.  “Ben seni seviyorum ama sen kendini ne kadar
seviyorsun?”
Bugün onun için yeni mesaj olup
olmadığına dair merakla simidin kağıdını araladı ve yeni bir soru ile
karşılaştı. “Varsayalım ki bir ayna ile
karşı karşıyasın, iyi yaptığın şeyleri söylemek istersen neleri söylerdin?”

sorusunu gördü. Martının o günkü payını fırlatırken sorunun cevaplarının da
zihninde belirdiğini fark etti. “İyi yemek yapıyordu, işinde de iyi idi
aslında. Ailesine karşı da oldukça ilgiliydi mutsuz tavırlarını saymazsa …”
Bunları düşünürken, yüz kaslarının gevşediğini, yüzünde bir tebessümün
oluştuğunu fark etti. O sırada gözü karşısında oturan adamın gazetesine ilişti.
Gazetenin ona dönük yüzünde kocaman bir kalp vardı, bir de yazılar. Dalgınlığı
bir anda yandan gelen ses ile kesilmiş. “Martılar ne kadar özgür ve sevimli
hayvanlar değil mi? Ben her gün evde artan ekmekleri getirip, martıları
beslerim. Bunu yaparken, içimi doyumsuz bir tatmin ve sevinç kaplar. Bir
canlıya dokunup, onu beslemiş oluyorum. Onların şükranlarını da çığlıkları ile
alıyorum ve günümü mutlu geçiriyorum” demiş ve çıkışa yönelmiş.
O gün işine tatlı bir tebessüm
ile gitmiş. İçindeki huzur ve tatmini tüm gününe yansıtmış. Öyle ki,  akşam evde de farklı bir ailesi olduğunu
görmüş. O güne kadar hiç görmediği kadar yardımsever, dinleyen, paylaşan ve bir
arada olan.. Akşam olup uyuduğunda geçirdiği birkaç gün gözünün önünde
canlanmış ve kendisinde bazı değişikliklerin olduğunu anlamış. Bu değişikliklerin diğerlerini  de değiştirdiğini fark etmiş. 
O gün normal uyanma saatine
göre bir saat erken kalkmış. Normalde uykuya devam eden o, kalkmış ve banyoya
gitmiş. Yüzünü yıkadıktan sonra bir süre kendisine aynada bakmış. Bir yabancıya
bakar gibiymiş ilk bakışta. Garipsemiş. En son ne zaman bu şekilde baktığını
hatırlamaya çalışmış, 5-6 yaşlarında evcilik oynayan kendisini görmüş. Görmesi
ile yüzünde garip şekiller yapması bir olmuş. Ve bir kahkaha patlatmış. Kahkaha
sanki gözünün içindeki sönüklüğü alıp götürmüş, çakmak çakmak bir göz ve canlı
bir yüz ortaya çıkmış. O an ne güzel, iç ısıtan bir yüzüm var demiş. “Seviyorum
Seni Güzel Kadın” diye eklemiş…
O gün heyecan ile tekrar simidini
almış. Ama bu sefer 2 tane olarak. Vapura kadar kağıda bakmamak için kendini
zor tutmuş. Vapura geldiğinde önce martısının simidini parçalamış ve içinden şu
not çıkmış. “Kalbindeki sevgiyi
paylaşmanın hayatını ne kadar zenginleştirebileceğini hayal etmek ister
miydin?”
Sorunun üzerinde yarattığı tatlı heyecan ile kendi kağıdını açmış:
Sevgiden, acılıklar tatlılaşır. Sevgiden, bakışlar altın kesilir.
Sevgiden, tortulu ve bulanık sular arı, duru hale gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden, ölü dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.  Bu sevgi
de bilgi sonucudur.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi, nasıl olur da böyle bir tahta
oturabilir? Eksik bilgi nasıl olurda aşkı doğurur?
Eksik bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk cansız bir şeydir” Mevlana
O gün o vapurdan inerken kendini
farklı bir bilinç seviyesinde gibi hissetmiş.  O bilincin verdiği canlılığı tüm hücrelerinde
hissederken, bunun onun hayatına katacağı zenginliğe bırakmış kendini.
Yarın sabah erken kalkıp 15
dakika kendinize aynadan bakmaya ve kendinizle tekrar tanışmaya ne dersiniz?
Kemal BaşaranoğluProfesyonel Koç

(*) Surelerin iniş sırasına göre
Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri – Prof. Yaşar Nuri Öztürk). Meale sadık
kalınmak üzere, birden fazla olan kelimeler mealde parantezler ile ayrılmış.
Müzzemmil Suresi’nde ise “Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” denmiştir. Bu
anlamda surenin çevirisi olan “İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir
sudan/sevgi ve ilgiden/husumetten yarattı” kelimelerinden sevgi ve ilgi
alınarak tamamlanmıştır.

Kimliklerin Ötesindeki Ben: Bir insanın kimlik öyküsü

Doğduğumuz ilk günden itibaren aldığınız kimlikleri hiç
düşündünüz mü? İlk olarak evlat kimliği gelir yapışır yakanıza, daha sonra
kardeş, abla… Zamanla kadın-erkek gibi cinsiyet kimliklerinin daha yoğun
olarak hissedildiği dönemler de gelir. Bir ara öğrenci kimliği gelir ve bu
kimlik kimilerinin ömrü boyunca devam eder. Bunun yanında, mesleki ve sanatsal
kimlikler ve daha başka birçok kimliği de hayatımıza geçirerek yaşarız
ömrümüzü…
Kimlikler demişken aklıma bir öykü geldi.  Öykünün kahramanının adı Mahmut. Mahmut bir
gün kendini şu soruları sorarken bulmuş;
–       Neden şu an bu toplumda ve bu
coğrafyada yaşıyorum?
–       Neden bu zaman diliminde de, başka
bir zaman diliminde değil?
–       Neden bu becerilere sahibim?
–       Bu inançlara neden bu kadar sıkı
sıkıya bağlıyım?
–       Neden bu işi yapıyorum?
Aslında herkes bu ve bunun gibi benzer soruları zaman zaman
kendisine sormuyor mu? Mahmut da hayatının bazı dönemlerinde bu soruları sorar,
kimi zaman cevabını bulur, kimi zaman zamanı gelince o cevabın gelip kendisini
bulacağına inanırmış.
Herkesin hayatında sıçrama yaratan sorular ve cevapların
ansızın, düşünmediği bir anda kendisine geldiği zamanlar olmuyor mu? İşte bizim
Mahmut bu sefer bu cevabı o gün bulmak istemiş ve tüm bunları düşünerek kendini
atmış doğanın kucağına. Ormanın içinde ağaçların yemyeşil dokusundan geçerken,
burnuna rengarenk çiçeklerin hoş kokuları, kulağına ise kuşların cıvıltılarının
melodik ezgisi geliyormuş. Yürümüş, düşünmüş, yürümüş, düşünmüş. Sonra bir anda
kendisini daha önce hiç kimsenin girmediği patika bir yolda bulmuş.  İlk başta biraz ürkmüş ürkmesine ama bir
yandan da içini bir tatlı merak ve heyecan sarmış. Bir süre ilerledikten sonra
karşısına kocaman taşlardan örülme bir kale ve yine kocaman bir giriş kapısı
çıkmış. Kapı da açıkmış. İçeri girmeden önce ürkek bir ses tonu ile seslenmiş:
“Kimse yok mu? “. İçerden bir ses gelmiş: “Hoş geldin Mahmut!”
Ses o kadar sıcakmış ki, Mahmut kapıdan huzurla girmiş. Kaleye
kadar güneşin tüm sıcaklığını bedeninde hisseden Mahmut, kale kapısından
girince bir anda huşu veren bir melodiyi kulaklarında duymuş ve kalenin serinliğine
düşüncelerini bırakmış. Aman Allah’ım bir de ne görsün, o yumuşak sesin
görüntüsü de önünde belirmiş, kendisinin bir kopyası Mahmut daha.
Bizim Mahmut sormuş: “Sen kimsin?”. Diğer Mahmut: “Ben senim,
sen de ben” diye cevap vermiş. Bizim Mahmut’un kafası karışmış. “Nasıl yani ? “demiş.
Diğer Mahmut da; “ben senin geçmişte bıraktığın unuttuğun Mahmut’um” demiş. Bizim
Mahmut, “peki, senin boyun neden bu kadar kısa demiş”, demiş demesine de o an
fark etmiş kendisinin ondan ne kadar çok uzun olduğunu. Diğer Mahmut
cevaplamış; “sen benimle uzun süredir hiç ilgilenmedin ki demiş. Senin
önceliklerinde para vardı, senin önceliklerinde kariyer vardı, senin
önceliklerinde aile, senin önceliklerinde “o gün” vardı…” demiş ve eklemiş;  “boş ver bunları gel sana neler göstereceğim”.
İki Mahmut başlamışlar yürümeye.  Az ileride derenin yanında dev gibi bir
kişinin balık tuttuğunu görmüşler. Yanaşırken diğer Mahmut bizim Mahmut’a bak şimdi
kimi göreceksin demiş. Bunun duyan dev bir anda ayağı kalkmış. Bizim Mahmut’tun
gözleri fal taşı gibi açılmış. Bu sefer dev gibi Mahmut sözü almış; “Ben senin
çocuk tarafınım. Hatırladın mı yıllar öncesinde kendini dinlemek için kaçıp
kaçıp bu dereye gelir ve balık tutardın”. Bu sözleri dinlerken Mahmut’un
gözünün önüne çocukluğu gelmiş. Ter kokuları içinde arkadaşları ile yaptığı
koşuşturmacalar, düşüp kanayan ve acıyan dizler, kirlenen elbiseler nedeni ile
anne çığlıkları ve o dingin dere kenarında dinginlik… İçini tatlı bir
tebessüm almış, gözleri buğulanmış.

Daha sonra üçüncü Mahmut’ta gruba katılarak tekrar yürümeye devam etmişler. Yolda
her an her dakika yeni bir Mahmut keşfetmişler.
–       Evlat Mahmut,
–       Arkadaş Mahmut,
–       Eş Mahmut,
–       Baba Mahmut
–       Girişimci Mahmut,
–       Ressam Mahmut,
–       Şair Mahmut,
–       Dost Mahmut, ….
Hiçbir Mahmut birbiri ile aynı boyda değilmiş.
Siz hiç düşündünüz mü? “Farklı kimliklerinizdeki Siz’ler
hangi boylara sahip?”
Az gitmişler uz gitmişler ve bir amfi tiyatroya varmışlar.
Orada herkes bir yere oturmuş. O sırada sahneye bir Mahmut daha çıkmış. Daha
öncekilere göre daha renkli, capcanlı ve duygu dolu bir Mahmut’muş.
Herkes bir anda bu Mahmut’u çılgınlarca alkışlamaya başlamış.
Mahmut önce “Hoş geldiniz” demiş ve cebinden bir çark çıkarmış. “Bu aslında
bizlerin dengesini ölçen bir çark” demiş. “Orta noktada aslında SİZ varsınız ve
bunun etrafında ise diğer kimlikleriniz konumlanmış” diye eklemiş. Ve çarkı baş
parmağının üzerinde çevirmiş. Çevirmiş çevirmesine de çark daha tam bir tur
bile dönemeden düşmüş. İşte dengesizlik çarkın dönmesine engel demiş. Demesi
ile de herkes birbirinden nasıl da farklı boylara sahip olduğunu fark etmiş.




Daha sonra Mahmut, hepsini sahneye tek tek davet etmiş ve
boy sırasına göre dizilmelerini istemiş. Hayatta kimi zaman dilimlerinde herkes
büyük farkındalıklar yaşamaz mı? Ve bu farkındalıklar
bizleri dengelemez mi? “İşte bu an tam da o an” demesi ile herkes birbirine
bakıp aynı boya doğru uyumlanmış. Bu arada bazıları oldukça zorlanmış
zorlanmasına ama en sonunda hepsi sahnedeki Mahmut boyunda olmuş. Sonra sahnedeki
Mahmut, hepsini kendisine doğru gelip, kendisi içinde bütünleşmesini istemiş.
Adım adım her biri Mahmut’un içine girmiş. Ve tek bir Mahmut olmuş.
O an bu tek Mahmut çarkı almış ve çevirmiş. Çark o kadar
güzel dönmüş ki, uyumun verdiği ritim, dinginlik ve huzur olarak Mahmut’un tüm
vücuduna yayılmış.  O an Mahmut bir
karara varmış, ara ara o çarkı çevirmeye ve denge bozan unsur varsa bunu da
diğerleri ile uyumlandırmaya.
Peki bu hikayeyi
okuyan sizlerin hangi kimlikleri var ve bunların boyları arasındaki ilişkiyi nasıl buluyorsunuz?

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Kariyeriniz Bitti… Uyanın!

Ormana iki buçuk metre uzunluğunda tahta bir çit kurun.
Tuzak olarak bir miktar yem koyup bir haftalığına ortadan kaybolun.
Tilki basit bir tuzağa düşmeyecek kadar kurnazdır ve sizi koklayıp çitten günlerce uzak duracaktır. Ama eninde sonunda gelecek ve yemi yiyecektir.
Haftanın sonunda birincisine dik açıda ikinci bir çit döşeyin ve yine yem bırakın.
Tilki birkaç gün çitten uzak duracak, sonra bir kez daha yemi alacaktır.
İkinci haftanın sonunda üçüncü bir duvar ile bir de kapı inşa edin. Tekrar yem bırakın.
Bir ay sonunda geri geldiğinizde tilki güvenli alanı içinde hoplaya zıplaya neşeyle oynuyor olacaktır ve artık yapmanız gereken tek şey kapıyı kapatmaktır. Tilki kapana kısılacaktır.
(İkarus YanılgısıSeth Godin)

Kariyer planlaması, X ve Y jenerasyonun üzerinde en çok koçluk aldığı konulardan biridir. Zira bu jenerasyondakiler yıllarca iyi meslek, iyi üniversite, iyi iş, iyi şirket, iyi maaş, iyi primler,… vb. gibi, içinde iyi sıfatını içeren cümlelerle yetiştirildi. Aslında bu iyi yıllardır bilinen, Maslow piramidinde de var olan ve hikayemizdeki tilkinin de güle oynaya yaşadığı kapalı güvenli alanın tanımıdır.
Kimi zaman farkındasınızdır doğru yerde olmadığınızın. Ama bir türlü de güvenli alanınızdan çıkamazsınız. Bu güvenin konforla tam olarak üst üste örtüşmüş halidir.  Güvenlik ve konfor arayışı aslında memeli hayvanların ikinci seviye beyin kapasitesi olan duygusal beyninin kullanılmasıdır. Bir araya gelme, korunma ve mevcut durumu korumak için.
Mevcut işinizde mutlu da olabilirsiniz, mutsuz da… Neden kurum içi farklı bir pozisyona geçmek için çaba harcamıyorsunuz? Ya da farklı bir kurumda şansınızı denemiyorsunuz? Ya da kendi işinizi kurarak yeni bir katma değer yaratmıyorsunuz? Eminim ki, Richard Beckhard’ın değişim formülünde yer alan tatminsizlik, vizyon ve ilk adımlara da sahipsiniz. Hatta belki de çok şiddetli bir şekilde. Peki neden o zaman bu değişim gerçekleşmiyor?
Hayvanları izleyin. Bir kedi yavrusunun başı belaya girince anne kedi gelip yavrusunu ensesinden tutarak korur. Öte yandan maymunlarda ise kurtuluşun anahtarı anne maymunun sırtına tutunmaktır. Kedi yavrusu kurtarılmaya muhtaç iken, maymun yavrusu kendini kurtarmak zorundadır. Siz kedi yavrusu rolünü mü alıyorsunuz? Yoksa maymun yavrusunu mu? Sorun bakalım kendinize kedi yavrusu rolünde kurtarılacağınıza inanıyor musunuz? Ya da maymun yavrusu olunca ne hissediyorsunuz. İçinizden gelen ve sizi korkutan duygu ve seslerin mi farkına vardınız? Ya da daha önceden sizlere anlatılan hikayelerdeki kişiler mi gözünüzün önünden geçti?
Şunu artık kendinize itiraf etmediyseniz, itiraf etmeye ne dersiniz? Bulunduğunuz ortamın üzerinizde bıraktığı konfordan dolayı kedi yavrusu olmayı seçiyor olmayasınız? Ne de olsa, çalıştığınız yerde tatminsiz ya da mutsuz olsanız bile, oradaki kişileri avucunuzun içi gibi biliyorsunuz. Sahip olduğunuz koşullar da sizi orada tutuyor olabilir. Kimin ne tepki vereceğini, kimi nasıl idare edebileceğinizi ve belki de sahip olduğunuz imkanların (sosyal statü, maaş, yan haklar, hatta ailenin övündüğü veya çevrenin hayranlıkla baktığı bir sorumluluk…vs.) verdiği güven ve konfor duygusu.
Aklıma bir hikâye geldi tam da şu an.  Bir kümeste iki tavuk kendi arasında konuşuyormuş. Büyük yumurta yumurtlayan tavuk böbürleniyormuş: “Biliyor musun? Benim yumurtam pazarda 1,5 lira ediyor”. Diğer tavuk da gayet alaycı bir şekilde, “Kardeş valla 50 kuruş için o kadar yırtınmaya değmez!”.
İş değişikliği bir proje olarak alırsanız, bu projeyi yapmanın maliyetini yapmanın yanında nasıl görüyorsunuz? Cevap birçok kişi için yapmamak oluyor. Zira güvenli limanların konforu da çok oluyor. Bir de düşüncelerinizi şu noktaya taşıyabilir misiniz? Ya ilk baştaki hikayedeki tilki gibi yıllar içinde etrafımızda çitler örülmüşse! Hatta bu çitler bizlere daha öncekilerden aktarılmışsa ve sadece bu alanda hayatımızı geçiriyorsak?
Bilim insanlarının maymunlar üzerinde yaptığı deneyi bilirsiniz. Bir kafese 3 maymun alınır. Kafesin ortası bir merdiven ve merdivenin üzerine de tavandan asılmış ve elektrik verilmiş muzlar. Her bir maymun muza gittiğinde elektrik akımına kapılır. Bir süre sonra maymunlar muza gitmekten vazgeçerler. Kafesteki maymunlardan biri alınır ve yerine yeni bir maymun konur. Bu maymun da muza doğru harekete geçer. Geçer geçmesine de diğer 2 maymun çok kötü bir şekilde yeni gelen maymunu döverler. Bu arada maymun neden dövüldüğünü bilmediği gibi, muzlara doğru gitmekten artık vazgeçer. Daha sonra ilk maymunlardan biri daha alınır ve yeni bir maymun daha kafese gönderilir. Senaryo aynıdır, yeni maymun da muza doğru atılır ve diğer iki maymun tarafından bir güzel benzetilir. İşin ilginci neden dayak yediğini bilmeyen ilk yeni maymun en sert tokadı atıyordur. Daha sonra kafeste kalan ilk maymunlardan sonuncusu da (elektriğe kapılan) alınır, yerine yeni maymun konur. Bu sırada muzlara verilen elektrik de kesilir. Senaryo tıpkı bir önceki gibidir. Son maymunda muz yerine dayağa doyar. Kafeste 3 maymun ve elektrik olmayan muzlar olmasına rağmen, hiçbiri bu muzlara gitmeyi bir daha akıl etmez.
Yaptığınız işlerdeki örüntülere (patern) dikkat edin. Bakın bakalım ne fark edeceksiniz? Aynı şeyleri mi tekrar ediyorsunuz? Aynı zaman dilimlerinde sabahı akşam, akşamı sabah etme, yıllardır farklılıklar olsa dahi benzer işler yapma, işler değişse bile benzer çalışma metodolojisini uygulama, alışkanları devam ettirme, kariyerine belki de hayatına bilinen şekilde devam etme. Yani birilerinin yıllar önce tanımladığı ve bizlerinde başarılı (!) bir şekilde uyguladığımız güvenli alan ile konfor alanını üst üste örtüştürmek.  Sizi, iş tanımı standartlaştırılmış her gün, her saat, her dakika defalarca aynı işi yapan bir çalışandan ayıran şey nedir?  
Kendinizi hikayedeki tilki olarak (ya da bir kedi ya da bir maymun olarak) hayal edin. Yıllarca aynı çitler arasında güle oynaya koşuşturduğunuzu, beslendiğinizi ve zamanınızı geçirdiğinizi gözünüzün önüne getirin. Bir an için o güvenliğiniz olan çitlerin orada olmadığını ve hatta uzun yıllar önce oradan kaldırılmış olduğunu öğrenir ya da fark ederseniz, kendinizi nasıl hissederdiniz?
Siz hala iyi …” diye tanımlanmış şeylerle kendinizi avutarak yaşadığınızı sanıyor olmayasınız?


Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç