Hop Hop Değiş Tonton! İnançlar 2

Hayatın anlamı bizim sembollere
verdiğimiz anlamların arkasında şekillenmektedir.
Dünyayı algılamamız semboller
üzerinden olmaktadır. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan siz de harflerin
oluşturduğu sembollerle benimle iletişime geçiyorsunuz. Ya da tam tersi bir
şekilde ben sizinle iletişime geçiyorum.
Her yazımı yazarken aklımdan şu
sözler geçer:
“Bugün acaba kimleri düşündürüp, hayatlarındaki
hassas bir noktaya temas edeceğim. Belki de kişinin hayatında önemli bir
farkındalık yaratacağım ve bu farkındalık da kelebek etkisi şeklinde hem
kişinin hayatını hem de toplumu dönüştürecek”.
Bir düşünsenize sizin hayatınızda
çok büyük öneme sahip olan okuduğunuz bir kitabı, izlediğiniz bir filmi ya da rol
model aldığınız bir kişiyi. Herkesin hayatında yok mudur böyle şeyler? İşte
benim de hayatımda önemi olan yazılar, kitaplar, filmler olduğu gibi, ben de
yazdıklarımla insanların hayatlarına dokunuyorum.  Kimi zaman geri dönüşler hemen olduğu gibi,
kimi zaman bir toplantıda “ben sizi uzun süredir takip ediyorum”, “geçen yıl
sonunda yazdığınız yazıyı ara ara okur, nerede olduğuma bakarım”, …vb. gibi de
olmaktadır.
Aslında yukarıya yazdıklarıma
bakarsanız, her yazıda içimden geçen cümle ile kendime güçlü bir inanç
oluşturmuş olduğumu fark edersiniz. Bu inancı birçok değerlerle destekliyorum: Üretkenlik, Paylaşım, Gelişim, Değişim ve
Dönüşüm.
Değerlerimle destekli inançlarım sayesinde de neredeyse her hafta
mutlaka bir konuyu kaleme alıyorum.
İnançlar gördüğünüz gibi kendi
kendimize oluşturabileceğimiz ve hatta güçlendirebileceğimiz şeyler.

Geçen haftaki yazı sonrasında inançlarınızı listelediniz mi? Bunlardan sizi
destekleyen yanınıza almanız gereken en önemli 3 inancınız hangisidir? Peki ya
sizi köstekleyen bir şekilde hayatı size zindan eden ve kurtulursanız hayatın
dizginlerini elinize alacağınızı düşündüğünüz 3 negatif inancınız nedir?
Listeyi yapmayanlar, hemen listesini oluşturabilir ve kaldıkları yerden yazıyı
okumaya devam edebilir.
Sizi rahatsız eden bir inancınız
mı var? O zaman inancı sorgulayın! Bir süre sonra bu inancın sallandığını
göreceksiniz. İnancı yıkmak mı? Daha fazla sorgulayın!
İnançları farklı boyutlarda
inceleyebiliriz. Kimi inançlar çok hafiftir. İskambil kağıtlarından oluşan kule
gibi. Bunlar genellikle o gün ihtiyacımız olduğu için birilerinden (aile içi,
kurum içi, sevdiğimiz bir dosttan, sosyal medya’dan, … vb. gibi) satın
almışızdır. Eminizdir ama geçici bir durumdur, çok sık kullanılmadığı gibi en
ufak bir sorgulama ile ortadan kalkabilir. Örneğin farklı birçok diyeti
deneyimlemiş kilo vermeye çalışan bir birey (farklı diyetleri deneyimleme
uzmanı), her yeni duyduğu diyeti denemek ister. O başlangıç motivasyonu ile ilk
etkisini de görür. Ta ki o ilk kaçamağı yapana kadar. Sonrasında ne olduğunu
herkes biliyor zaten. Bu kişilerden değilseniz bile çevrenize bakmanız yeterli…
İkinci seviye inançlar daha
güçlü, kendini sürekli olarak doğrulayan ve arkasında tekrarlayan ve aynı
sonucu taşıyan bir deneyimi de taşırlar. Öğrencilik yıllarında bazı arkadaşlarıma
hayrandım. Tüm yıl çalışmasalar bile son 1 hafta boyunca yaptıkları çalışma ile
okulu oldukça rahat bitirirlerdi. Bu kişiler belki benim kabul edemediğim ve
inanmadığım genel bir inancı kabul etmişlerdi: “Sınavlardan önce son bir hafta sınavlara çalışırsan rahat rahat okulu
bitirsin”
. Tabi ilk sınav sonuçları, ikinci sınav sonuçları ,.. derken
gerçekten de sınav önceleri hariç oldukça konforlu okul hayatları vardı.
Kurumsal iş ortamlarında en çok inanılan konulardan biri de ‘torpil algısı’.
Nasıl da kendini gerçekleştirir bir kehanettir bu inanç! Torpili olmayanlar bir
yere gelemez değil mi? Çevrenizdeki herkes torpilli değil mi?  Bir kişi dahi, işi hak ederek oraya gelmemiş
midir? İnançları yıkmak isterseniz, sorular sorup sorgulayın. Uzun uzun…
Üçüncü seviye inançlar daha katı,
kemikleşmiş (Anthony Robbins buna iman der), sağlam binanın sağlam sütunları
gibi olanlardır. Buna dini inançlar girdiği gibi kişinin (kendisi ile ilgili)
büyük resmi ile ilgili olanlar da girebilir. Bu inançların olumlu olanları
sizleri rahatlıkla ayakta tutarken, olumsuz olanları hayatınızı bir kapanın
içinde yaşamanıza neden olur. Benim bugüne kadar duyduğum en güzel ve olumlu
inanç, bir doktor arkadaşımın inancı olan:
“Ben Allah’ın sevgili kuluyum. Benim işlerim hep rast gider”
olandır. Tabi
duyduğum en kötü inanç cümlesi de “Değişim
çok zor”
dur. Zor olan değişim mi?
Yoksa değişimin düşüncesi mi?
Yüzme öğrenecek kişinin korkusu başına
gelecek tehlikeleri düşünmesindendir. Yoksa denize girdiğinde başına ne gelirse
gelsin, ona adapte olmaya, uyum sağlamaya ve yaşamını devam ettirmeye çalışır.
Yani değişerek adapte olur. 
Bu seviyede inançları sorgulama konusunda kişi
oldukça dirençlidir! Sorgulamak istemediği gibi sorgulatmak da istemez.
Hadi biraz sorgulayın
inançlarınızı bakın neler olacak?
Altın kural 1: Değiştirmek istediğiniz, size köstek olan bir
inancınızı ele alın.
Altın Kural 2: Bu inancı sorgulayın.
–      
En az 1, en çok 10 olmak üzere bu inanç ne kadar
doğru bir inançtır?
–      
Bu inanç sizce saçma bir inanç olabilir mi?
Neden?
–      
Bu inançla yaşamanın
o  
Fiziksel alanınıza (genel olarak yaptıklarınız,
ettikleriniz)
o  
Duygusal alanınıza ve ilişkilerinize,
o  
Kendinize (BEN’inize)
o  
Büyük resminize maliyeti nedir?
–      
Bu inançla artık yaşamazsanız ne olur?
İnancınız sarsılmaya başladı mı?
Altın Kural 3: Bu olumsuz inancın yerine olumu bir inanç
yerleştirin. Bu inancı daha da güçlü deneyimlemek ve güçlendirmek için neler
yapabilirsiniz?
Coğrafyamız içinde köstekleyecek
inançları barındırdığı gibi aynı zamanda başarılı olmuş birçok örneği de
barındırır. Bu noktada konusunda başarılı insanları gözlemleyin, tanışın,
modelleyin.
İnançlar, arkasında neden sonuç
ilişkisinin yanında, NLP (Neuro Linguistic Programming)’de anlatılan silme,
bozma ve genelleme modellerini de içermektedir. Bu konuları önümüzdeki
yazılarda paylaşmayı planlıyorum.
 Farkındalık yaratan koçluk çalışmaları ve NLP
ile birçok inanç değiştirilebilir.
Japonların kalitesi konusunda
şüpheniz yoktur değil mi? Biliyor musunuz 1950’lere kadar Japonların kalitesi
çok kötüydü. General Mac Arthur, Dr. W. Deming’i Japonya’ya gönderir. Zira
Japonlarla bir telefon görüşmesini dahi doğru düzgün yapamamaktadır. Dr. W. Deming,
Japonlara çok güçlü bir inanç aşılar: “Çalışmaların
kalitesini yükseltmek yolunda, her gün ve hiç bitmeyecek şekilde adanmanın
dünya pazarına 10-20 yıl içinde  hakim olmak
anlamına gelmektedir”
. Japonlar’ın sürekli iyileşme (Kaizen) felsefesinin
sırrı buradan gelmektedir.
Hayatınızda bir şeyi
gerçekleştirmek isterseniz, Alman düşünür Arthur Schopenhaeur’ın felsefesini
uygulayabilirsiniz.
–      
Önce alay edilme
–      
Sonra şiddetle karşı çıkılma
–      
Son olarak, zaten belli olan bir şey, denilme ve
kabul edilme.
Başınıza gelenler her neyse bu
şekilde olmuyor mu?
Hop hop değiş Tonton diyerek inançlarınız
değiştirmenin zamanı gelmedi mi?



Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
(*) 1980’lerde yayınlanan Tonton Ailesi. “Hop
hop değiş tonton” denilerek, farklı şekillere bürünen karakterler.

Düğümün Farkına Varmak? İnançlar: 1

Ne
kadar çok değişiklik oluyor etrafımızda farkında mısınız? Yeni bir ilişki, yeni
bir dili öğrenme, yeni arkadaşlıklar, yeni bir iş, yeni sosyal çevre, yeni
ilişkiler, yenilerin arayışı, … vb. gibi. Diğer bir ifade ile yaptıklarımız, belki de
yapamadıklarımız. O kadar çok cümle sayılabilir ki bizim zihinlerimizde yer
eden;
–       Elimizde imkanlar olmadığı için yeterince iyi
okullarda okuyamadık
–       İçinde olduğum sosyal çevrenin kısıtlığı ve niteliği
nedeni ile bu durumdayım
–     Bu işi yıllardır yapıyorum ve kurumumu tanıyorum. Bu
nedenle ben başka bir iş düşünemiyorum
–       Yeni bir kariyer için her şeye sıfırdan başlamak ve
çok çalışmak gerekir
–       İlişkimiz yürümüyor, çünkü ortama uygun davranışlar
sergilemiyor.
–       …
Yukarıdaki
cümleler, belli bir yerde ve belli bir zaman dilimindeki davranışları ifade
etmektedir. Ve genellikle bu davranışların üzerinden yine çözüm üretmeye
çalışırız.
Bir
zamanlar Anthony Robbins’in bir kitabında okumuştum. Baba alkolik ve uyuşturucu
bağımlısıydı. Çok yakın aralıklarla doğan iki oğlu vardı. Çocuklardan biri
uyuşturucu bataklığı, gangsterlik ve hapishaneleri yaşarken, diğeri ailesi ile
mutlu bir yönetici olarak hayatını devam ettiriyordu. Bu noktada iki çocuğa da
sorulur: “Hayatın neden böyle?”. Cevap birebir aynıdır: “Böyle bir baba ile
büyürken daha başka nasıl olmasını beklersiniz ki?”
Çevre ve davranış düzleminde aynı
koşullarda iki insandan iki farklı hayat…
Sizce bu farkın arkasındaki o sır nedir? Bu sırra erişmiş olmak
hayatınızda hangi alanlarda sizlere sıçrama yaşatır?
Einstein’ın
bir sözünü başucu cümleniz yapmanızı öneririm: “Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde
kalarak çözemezsiniz”.
Yani problemlere problemin içinde gezinerek cevap
aramak size sonuç getirmeyeceği gibi; varsayalım elde ettiniz, bu elde
ettiğinizin kalitesi ve etkinliği tartışma götürecektir.
Bir
yönetici yaptığım koçluk görüşmesinde sürekli sorunlarla uğraştığını ve bunun
onun üzerinde olumsuz ve yıkıcı etkisi olduğunu ifade etti. Pozitif koçluğun
önemini bilerek, sorunun yerine ne ile uğraşırsa kendini daha rahat
hissedeceğini sorduğumda, cevabı “Düğüm Çözmek” oldu. Düğüm çözmek
dediği anda fizyolojik ve psikolojik olarak algısı değişti, gülümsedi ve konusuna
hakim olmaya ve onu yönetmeye başladı. Bu sayede artık çözülmesi için düğümün
sadece çekilmesi kaldı.
Aslında
bir düğümü çözmek için yapılması gereken ilk şey düğümü çekiştirmekten ziyade
düğüme tepeden bakıp bir strateji geliştirmektir. İnsanlar genelde bir şeyleri
yapmanın zorluğundan bahseder ve açıklamaları genellikle, “..ama”lar veya “..evet ama
çok zor..”
lar ile devam eder. Yukarıdaki gibi, aynı zaman diliminde, aynı
koşullarda yaşayan ve aynı babanın iki çocuğu nasıl oldu da birbirinden çok
farklı hayat sürmeyi başardı? Üstelik aynı cevapları vererek!
Etrafınızda
ciddi travmalar yaşayan, ailesini kaybeden, intihardan dönen (ya da
kurtarılan), büyük şirketler yöneten ama bir anda her şeyi kenara bırakıp
Mandıra Filozof’unu yaşayan insanlar var mı? Yoksa bile bu şekilde kişilerin
varlıklarını ve başardıklarını sosyal medya, gazete, dergi,..vs üzerinden
görmüyor musunuz? Alkolik babanın oğulları ile bu durumdaki kişilerin ortak
noktası nedir sizce?
Bir
binayı ayakta tutan şey nedir dersem kolonlardır dersiniz herhalde. Gözlerinizi
kapatın. Bir bina düşünün kolonları olmayan. Bu binanın ayakta durması sizce ne
kadar mümkün olabilir ki? İskambil kağıtlarının üst üste konulması ile yapılan
şekillerin en ufak bir hamlede yıkılması gibi şayet kolonlar sağlam değilse, o
bina da yıkılacaktır. Ya bu bina sizseniz ? Sizi bu bina gibi dimdik tutacak
inançlarınız ve değerleriniz yoksa sizin kaderinizde alkolik babanın alkolik
oğlu gibi olmaya götürebilecektir. Değerler ve inançlarınız aslında yaşama
verdiğiniz anlamlılığı oluşturur. Arkasında bir anlamlılık yakalandığında, işte
o zaman sizi, alkolik babanın mutlu evliliği olan, iyi kariyerli çocuğu haline
getirir. Ya da hayatında bir travma yaşasa bile hayata daha farklı bir şekilde
bağlanıp, büyük toplumsal olayların ve oluşumların içinde yer alabilirsiniz.
Bugün
kendinize baktığınızda farkına vardığınız en temel inançlarınız nelerdir? Bu
inançlarınızdan hangileri sizleri olumlu olarak desteklemektedir? Hangileri
kösteklemektedir. Bir liste yapmanızı ve olumlu olanları koyu bir siyah veya
mavi renkle yazmanızı öneririm. Olumsuz yani size hayatınızda kısıt
yaratanları, kırmızı bir kalem ile yazıp onların da üzerine büyük bir çarpı
atmanızı öneririm.
Diğer
taraftan sizleri ayakta tutan değerlerinizin de bir listesini mutlaka yapın!
Bu
inançların nasıl oluştuğu ve inançların olumlularını sarımsaklayıp da mı
saklamalı? diğerlerini nasıl çöpe atmalı?”, “değerleri tanımak ne işinize
yarayacak?” gibi soruların cevabı bir sonraki güncelerde…
Güzel
bir hafta geçirmeniz dileğimle.
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Büyük beklenti mutsuzluk mu getirir?

Büyük
beklenti içinde olmak hayalperestlik midir? Beklentiniz bugünün şart ve
olanakları içinde sizler için gerçekçi ise ona ulaşma olasılığınız yüksektir.
Örneğin cebinizde para var ve canınız tropik bir adaya gitmek istiyorsa,
sağlığınız da yerinde ise bu adaya gitmek üzere gerekli çalışmalara
başlayabilirsiniz. Bugünün şartları içinde şayet gerçekçi değilse henüz zamanı
gelmemiş demektir. Yani paranız yoksa da tropik adaya
gidebilirsiniz ama bugün değil! Bunun için beklentinizi zamana yaymak ve bu
zaman dilimi içinde sizi o beklentiye götürecek gerekli adımları cesaretle
atmak en mantıklısı. Para biriktirin, adayı araştırın, gelirinizi nasıl
arttıracağınızın yolunu bulun, aynı adaya gelmek isteyecek arkadaşlar edinin,
belki de o adadan başka beklentilerinizi ve bu beklentilere giden yolları
oluşturun. Kendinize ara ara dışardan bakmayı da ihmal etmeyin. Bakın o zaman
nasıl da mutlu bir şekilde amaca giden bir yolculukta yol aldığınızı
göreceksiniz. Bu yolculukta acı tecrübelerle karşılaşırsanız, bilin ki bunlar
sizin bir sonraki yolculuğunuzda hayatınızı kolaylaştıracak öğrenme fırsatlarıdır.
İnsan
hayatının bir nehre benzediğini birçok insan gibi ben de düşünüyorum. Her nehir özel bir akışa sahiptir değil mi? Tıpkı her insanın kendine özel bir hayat akışı
olduğu gibi.
Zamanın
herhangi bir diliminde, adı hiç duyulmamış bir coğrafyada ve bu coğrafyanın da
adı hiç duyulmamış bir ülkesinde, bugüne kadar doğan hiçbir çocuğa benzemeyen
bir çocuk dünyaya gelmiş. Bu çocuğun ülkesinde çocuklar daha doğar doğmaz
adları bir okyanus ya da nehir ile anılırmış. O gün doğan bu garip çocuğa da
coğrafyanın en tuhaf nehrinin adı verilmiş: Renk Cümbüşü. Zira bu nehir diğer
nehirlerden farklı olarak suyu farklı yerlerde farklı renklere bürünürmüş;
ışığın ve doğanın dansı, illüzyonu ile.
Renk
Cümbüşü’nün yaşamı da tıpkı bu nehir gibiymiş. Beklentileri gerçekliğin çok
ötesinde olduğu için genellikle çevresinde hayalci olarak anılırmış. O ise tüm
bunlara gülümseyerek bakar, cevap bile vermezmiş. Cevap vermez vermesine ama
diğer taraftan da insanları izlemekten de geri kalmazmış. Çevresindeki
insanlara baktığında; birbirine davranış
olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut kapasitelerinin
çok azını kullanan insanlar
fark etmiş. Bunun nedeni kabilenin büyüklerine
sormanın zamanının geldiğini hissetmiş. Kabilenin en yaşlı ve en bilgesi olan
Derin Sessizlik; bu soruya  “Mutsuz olmak yerine beklentileri az tutmak
kabile inancı açısından da makbul olandır”
cevabını vermiş.
O
sırada Renk Cümbüşü çocukluk günlerine gitmiş. Anne ve babasının kabilenin ileri
gelenleri ile beraber doğa koşullarının değişimi karşısında nasıl yeni yaşam
alanı aradıklarını anlatan hikayeleri kulağında duymuş. O sene doğanın isyanına
daha fazla dayanmak istemeyen kabile, kendilerine hem daha güvende hissedecekleri
hem de daha fazla kaliteli yiyecekler bulacakları inancı ile göç yollarına
düşmüşler. Aslında
ailesinin anlattığından bulunduğu koşullar ne kadar zor olsa da alışmaya da
başlamış olduklarını hatta oluşan koşullara karşı gelişerek birçok
yeteneklerini arttırmış olduklarını da biliyormuş. Zira artık daha iyi
avlanıyorlar ve böylece o güne kadar elde etmedikleri farklı lezzetleri
tadıyorlarmış. Bunun sonucunda kabilede çok iyi avcılar yetişmiş. Diğer
taraftan güneşin yakıcılığını arttırması onları daha korunaklı ve aynı zamanda
havalandırmalı yerler yapmaya yönlendirmiş ve kabilede yetkin ağaç işçilerinin
doğuşuna neden olmuş. Diğer taraftan bir grup hayvanların da evcilleştirilmesi
başarılmış.  Tüm bunları hatırlayan Renk
Cümbüşü o sırada bir tek şeyi hatırlayamadığını fark etmiş. Madem gelişim ve değişim ile doğaya adapte
olmuşlardı o zaman neden ortamlarını terk etmişlerdi
İçini kaplayan merak
duygusu ile Derin Sessizlik’e karşı gülümsedi. Bu sırada bilge, “O zaman kabile olarak çapımız farklı idi.
Zihnimizde elde edemeyeceğimizin korkusundan ziyade, elde edeceğimizin
heyecanını ve bunu elde ederken fark edeceğimiz farkındalıkların hayatımıza
katacağı acı ya da tatlı anıları düşünürdük”
dedi. Renk Cümbüşü: “Acı anı,
çok iyi gelmedi kulağıma, içimde, göğüs kafesimde bir ateş yaktı. Boğazımda da
bir gıcıklanma ve acı bir tat getirdi” diye cevapladı. Derin Sessizlik; “Acılar aslında hayatın bize verdiği tatlı
ve keyifli anların farklı bir versiyonudur ve içinde öğrenme barındırır. Yani
bir acı bir sonraki tecrübenin tadını da damağımıza sunmakta, kulağımıza
fısıldamaktadır”.

O sırada Renk Cümbüşü bir anda : “Bilmiyorum, herhalde çok tuhaf bir bebek
olduğum için, hatta hala tuhaf bir insan olduğum için” derken, Bilge’nin onun
zihni ile iletişim kurduğunu ve ona “neden
sana Renk Cümbüşü adının konulduğunu biliyor musun?”
sorusunu sorduğunu
fark etti. Annen ve baban yıllarca gerek ailelerinden aldıkları bilgileri
gerekse kabileyi gözlemleyerek, “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar
”dan oluştuğunun farkında idi.
Sen doğduğunda senin bu potansiyelini fark edip bunu kullanacağına inanarak
sana coğrafyanın en renkli nehrinin adı vermişler” dedi.

Derin Sessizlik, “Şayet ben buna
inanmadığımı söylersem, daha büyük bir potansiyelin keşfini nasıl elde
edebilirler ki”
diye cevap verirken, Renk Cümbüşü’nün ilk defa bilgenin
beynine telepatik olarak “Sen de
insanların potansiyellerinin farkında olmadığını düşünüyor musun?”
sorusunu
sorduğunu fark etmiş. O ana kadar hayatında ilk defa böyle bir tecrübe yaşayan
Renk Cümbüş’ü içinde pırpır eden kelebeğe dokunmuş.
O
an kabilenin en saygıdeğer gözlemcisi, ülkenin en büyük nehrinin renginin o
güne kadar hiç görmedikleri bir renge dönüştüğünü Bilge’ye iletmiş. Renk
Cümbüşü, o sırada kabiledeki Bilge’ye baktığında Bilge’nin bedeninin şeffaf
renkte olduğunu fark etmiş. Çok şaşırmış bu duruma ama Bilge “Şayet ben buna inanmadığımı söylersem, daha büyük bir
potansiyelin keşfini nasıl elde edebilirler ki? ”
diye tekrar etmiş. Renk
Cümbüşü kendisinde ortaya çıkan ikinci bir yetinin farkına varmış. Daha önce
hiç bilmediği bir yeti. Derin Sessizlik, “Kimseye şu an bundan bahsetme yoksa sana
kimse inanmayacaktır” demiş. “Zamana bırak farkındalıklarını paylaşmayı”

diye de eklemiş.
Bilge’nin
yanından ayrılan Renk Cümbüşü kendini kabilenin ortasına atmış. Orada
insanların bedenlerinin mavi, sarı, kırmızı, turuncu, turkuaz, mor, bej gibi
renklere sahip olduğunu ve kimsenin bunun farkına varmadığını anlamış, Derin
Sessizlik’ten ve kendisinden başka.
O
sırada kulağında bir ses fısıldanmış: “birbirine
davranış olarak benzeyen, yaşadıkları ve ürettikleriyle var olan mevcut
kapasitelerinin çok azını kullanan insanlar”
O
gün kendi kendine şunu söylemiş: “Ben gördüğümün ve hissettiğimin çok
ötesindeyim. Bunun keşfi için kendime odaklanacağım. Kendi odağım ile diğer
insanların da kendilerine odaklanmalarına yardımcı olacağım. Böylece insanların
potansiyelini keşfettireceğim. Böylece önce kendimin daha sonra da kabilemin
çapını genişleterek kabileyi renk cümbüşüne boğacağım”.
Mutsuz
olma korkusu sizi gelişimden alı koyar. Büyük hayaller kurmazsanız geleceğiniz de
olmaz. Gelecek hayallerinizi kurun ve bu hayallerinizi size inanlar ile paylaşın.
Paylaşın ki, bu hayalleriniz ağzınızdan çıkıp beyninize defalarca girsin ve her
bir tekrarda hayalleriniz daha da büyüsün, daha da zenginleşsin, daha da kapsayıcı
olsun. Daha çok insana dokunsun.
Mutsuzluk, sadece bir tecrübenin o anki
duygusundan ibarettir. Her yeni tecrübe umuttur! Umudu yeşertmek için harekete
geçme ve tecrübe edinme zamanı.

Hayatınızın
sonuna geldiğinizde bugüne dönme şansı verilseydi, çapınızı daha farklı bir
boyuta getirmek sizin için ne kadar değerli olurdu?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Sevgiden Doğan %100 Mutluluk!

Doğduğu andan 7 yaşına kadar
çocuk, çevresinden aldığı verileri işleyip kodlayarak geleceğine yön
vermektedir. Algı boyutları açısından (nörolojik düzeyde insan) insanlarda
görebildiğimiz tek şey bir ortamda sergiledikleri davranışlarken, bunun
arkasında, en derinlerde neden bu tür davranışları sergilediğini bilemiyoruz.
En fazla tahminde bulunabiliyoruz. Buzdağının altında, insanları bu davranışlara
iten farklı kimliklerindeki değer ve inanç sistemleri ile maneviyatını
bulabiliriz.
İnsanın özü mutlu olmaktır. Ve
normalde de insanlar genelde ömürlerinin %95’ini mutlu olarak geçirirler.
Şaşırtıcı bir istatistik değil mi? Peki nasıl oluyor da büyük bir çoğunluk
mutsuz! Bunun cevabı da soru kadar basit. %5’lik bölümü sürekli göz önünde
tutuyoruz da ondan. Tıpkı bir kişi günde bir tek bir sigara içse bile sürekli
sigara kokusunu bedeninde taşıması gibi bir şey. İşin belki de daha acı tarafı,
tek bir sigaranın dumanının bile etrafını rahatsız etmesi ve zehirlemesi.
Kaç kişi güne başlarken ayna
karşısında kendisine şöyle içten, sevgi dolu bakıyor! Yani bir başkası için
güzel görünmekten ziyade, kendisine sevgi ile bakıp; “Evet ya ben gerçekten
Allah’ın sevgili kuluyum. Diğer insanlara benzemiyorum. Ben şu evrende tek ve
eşsizim diyor!” Kendi kendine sabah bu şekilde ayna karşısında bakmanın
ücretsiz ve garantili bir motivasyon aracı olduğunun biliyor muydunuz? Bunu
uygulamak için kendinize zaman ayırmaya değmez mi? Onbeş dakika daha az
uyursanız ne olur ki?

Peki güne aracınızda ya da toplu
taşımada devam ederken kendi kendinize sesli ya da zihninizden konuştuğunuz
oluyor mu? Bir önceki gün ya da bir önceki hafta ile kıyasladığınızda
kendinizde olumlu olarak gördüğünüz neler var? Erken kalkmak, bir kitap okumak,
herhangi bir kişiden teşekkür almak, birine yardım etmek ve bunun arkasından
minnet duygusunu gözlerde hissetmek,… İşte bunun gibi basit bir olayı yaşamanın
ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? %95’e doğru gelebileceğinize
biraz daha inanmaya başladınız mı?
Bu noktada aklıma bir hikaye
geldi. Günün birinde, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde yaşayan bir kadın
varmış. Her sabah kalktığında o günün yapılması gereken işlerini sırasıyla
yapar ve monotonluğun hayatına verdiği tatminsizliği iliklerine kadar
hissedermiş. Sadece o değil ailesine de bunu yansıtırmış. Gerek eşi gerekse
çocukları bu tavırlarından ötürü mutsuzmuş. O da biliyormuş davranışlarını ama
bir türlü kendisine de mani olamıyormuş. Nasıl olsun ki? Hayat bu! Dünya zaten
acımasız bir yer. O da koşuşturmacanın içinde günlerini tüketiyormuş.
Bir gün işe giderken her zamanki
simitçiden simidini almış. Bindiği vapurda simidini yerken etrafını saran martılara bakmış. Martının simidini istediğini fark etmiş. Zaten
bu martılarda hep simit düşmanıymış. Ne zaman bir vapur kalksa, o vapurun
kenarında bekler, başkalarının rızıklarına göz dikermiş. Kadın bir an bugüne
kadar hiçbir zaman bir martı ile simidini paylaşmadığını fark etmiş. Ve içinde
o güne kadar hissetmediği garip bir duygu ile karşı karşıya kalmış. Elini
simide atmış bir parça koparmış, koparmış koparmasına da simidin sarıldığı
kağıt üzerinde el yazısı ile bir not görmüş. “Ben seni seviyorum ama sen
kendini ne kadar seviyorsun?”
. İçinde yaşadığı ve anlamlandıramadığı garip
duyguyu bağırsaklarında bir ağrı şeklinde hissetmiş. Sanki bağırsakları boğum
boğum olmuş da nefes aldırtmıyormuş ona. Eline aldığı simit parçasını, martıya
doğru fırlatmış. Martı keskin bir hareket ile tek hamlede kapmış kendisine
doğru gelen parçayı…
Bu arada kadın bir an için bir
önceki gününü düşünmüş. Her bir karesini gözünün önünden geçirirken, martının
çığlığı ile o ana geri dönmüş. İkinci parçayı da martıya atarken, kendisi bir
önceki güne gitmiş. Yine benzer kareleri görmüş. Bir hafta öncesi, bir ay
öncesi, bir yıl öncesi… Ana hatları aynı olan bir dekorda yaşanan bir tiyatroyu
izler gibi bulmuş kendini. Tekrar gözü kağıda takılmış. “Ben seni seviyorum ama
sen kendini ne kadar seviyorsun?”
Çocukluktan beri Kur’an-ı Kerim’i
öz Türkçeden okuyan biri olarak, o ilk sure olan Alak Suresi geçmiş aklından:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, sevgi ve ilgiden yarattı”. (*)
İnsan sevgi ve ilgiden
yaratılmışken, nasıl oluyor da kendisini bu kadar sevgiden uzak olduğunu
anlamamış.
İşin kötüsü ne kendisini ne gerçek anlamda ailesini ne de çevresini
sevmiyormuş.
Martının çığlığı ile yeni bir
parça simidi martıya göndermesi bir olmuş. O sırada geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkmış, o çocukluk yıllarına. O yıllarda ailesinden, akrabalarından, içinde
bulunduğu çevreden ve toplumdan duyduğu bir takım sesleri sanki o an söyleniyor
gibi kulaklarında duymaya başlamış. Bu duyduklarına bedeni o kadar güçlü bir
şekilde tepki vermiş ki, gözlerinin önünde yapmak isteyip de yapamadıkları
belirmiş. Vapurun siren sesi ile irkilmiş, o kadar derin düşünceler arasında
gidip geliyormuş ki, vapurun yanaşmak üzere olduğunu anlayamamış. Halbuki ne
kadar da kısa sürmüştü yolculuğu. İnerken geçmişte her şeyi koşullandırmalar
ile öğretildiğini fark etmişti. Ve bir şeyleri yapmadığında ya kötü şeyler
olacağı ya da mahrum edileceği söylenmiş, söylenmekle kalmamış uygulanmıştı. Özgürlüğünün elinden alındığını o ana kadar fark etmemişti. Ama bugün baktığında bu söylediklerinin büyük kısmının saçma inançlar halinde
içinde bir köşede hala varlığını sürdürmekte olduğunu görmekte idi
.
–       Tabağındaki
pilavları bitirmezse kalan pirinç kadar çocuğun olacaktır
–       Büyümeden
kahve içmeye başlarsan çocukların zenci olur
–       Çocuk
yiyen devler, canavarlar…
–       ….
–       Anne-Babanın
sözünü dinlemezsen seni sevmezler… vs.

Sevginin koşullu olduğunu ve arkasında bir takım davranışların olması gerektiğini fark etti. O an kendine şunu
sordu? “Benim kendimi sevmem için ne
gerekiyor?”
Sordu sormasına bunu ama o an bir cevap bulamadan günü
tamamladı.

Ertesi sabah olduğunda tekrar rutinine başladı. Tekrar simidini aldı ve
vapuruna bindi. Yine aynı martı yanında bitti. O an dünkü not aklına geldi.  “Ben seni seviyorum ama sen kendini ne kadar
seviyorsun?”
Bugün onun için yeni mesaj olup
olmadığına dair merakla simidin kağıdını araladı ve yeni bir soru ile
karşılaştı. “Varsayalım ki bir ayna ile
karşı karşıyasın, iyi yaptığın şeyleri söylemek istersen neleri söylerdin?”

sorusunu gördü. Martının o günkü payını fırlatırken sorunun cevaplarının da
zihninde belirdiğini fark etti. “İyi yemek yapıyordu, işinde de iyi idi
aslında. Ailesine karşı da oldukça ilgiliydi mutsuz tavırlarını saymazsa …”
Bunları düşünürken, yüz kaslarının gevşediğini, yüzünde bir tebessümün
oluştuğunu fark etti. O sırada gözü karşısında oturan adamın gazetesine ilişti.
Gazetenin ona dönük yüzünde kocaman bir kalp vardı, bir de yazılar. Dalgınlığı
bir anda yandan gelen ses ile kesilmiş. “Martılar ne kadar özgür ve sevimli
hayvanlar değil mi? Ben her gün evde artan ekmekleri getirip, martıları
beslerim. Bunu yaparken, içimi doyumsuz bir tatmin ve sevinç kaplar. Bir
canlıya dokunup, onu beslemiş oluyorum. Onların şükranlarını da çığlıkları ile
alıyorum ve günümü mutlu geçiriyorum” demiş ve çıkışa yönelmiş.
O gün işine tatlı bir tebessüm
ile gitmiş. İçindeki huzur ve tatmini tüm gününe yansıtmış. Öyle ki,  akşam evde de farklı bir ailesi olduğunu
görmüş. O güne kadar hiç görmediği kadar yardımsever, dinleyen, paylaşan ve bir
arada olan.. Akşam olup uyuduğunda geçirdiği birkaç gün gözünün önünde
canlanmış ve kendisinde bazı değişikliklerin olduğunu anlamış. Bu değişikliklerin diğerlerini  de değiştirdiğini fark etmiş. 
O gün normal uyanma saatine
göre bir saat erken kalkmış. Normalde uykuya devam eden o, kalkmış ve banyoya
gitmiş. Yüzünü yıkadıktan sonra bir süre kendisine aynada bakmış. Bir yabancıya
bakar gibiymiş ilk bakışta. Garipsemiş. En son ne zaman bu şekilde baktığını
hatırlamaya çalışmış, 5-6 yaşlarında evcilik oynayan kendisini görmüş. Görmesi
ile yüzünde garip şekiller yapması bir olmuş. Ve bir kahkaha patlatmış. Kahkaha
sanki gözünün içindeki sönüklüğü alıp götürmüş, çakmak çakmak bir göz ve canlı
bir yüz ortaya çıkmış. O an ne güzel, iç ısıtan bir yüzüm var demiş. “Seviyorum
Seni Güzel Kadın” diye eklemiş…
O gün heyecan ile tekrar simidini
almış. Ama bu sefer 2 tane olarak. Vapura kadar kağıda bakmamak için kendini
zor tutmuş. Vapura geldiğinde önce martısının simidini parçalamış ve içinden şu
not çıkmış. “Kalbindeki sevgiyi
paylaşmanın hayatını ne kadar zenginleştirebileceğini hayal etmek ister
miydin?”
Sorunun üzerinde yarattığı tatlı heyecan ile kendi kağıdını açmış:
Sevgiden, acılıklar tatlılaşır. Sevgiden, bakışlar altın kesilir.
Sevgiden, tortulu ve bulanık sular arı, duru hale gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden, ölü dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.  Bu sevgi
de bilgi sonucudur.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi, nasıl olur da böyle bir tahta
oturabilir? Eksik bilgi nasıl olurda aşkı doğurur?
Eksik bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk cansız bir şeydir” Mevlana
O gün o vapurdan inerken kendini
farklı bir bilinç seviyesinde gibi hissetmiş.  O bilincin verdiği canlılığı tüm hücrelerinde
hissederken, bunun onun hayatına katacağı zenginliğe bırakmış kendini.
Yarın sabah erken kalkıp 15
dakika kendinize aynadan bakmaya ve kendinizle tekrar tanışmaya ne dersiniz?
Kemal BaşaranoğluProfesyonel Koç

(*) Surelerin iniş sırasına göre
Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri – Prof. Yaşar Nuri Öztürk). Meale sadık
kalınmak üzere, birden fazla olan kelimeler mealde parantezler ile ayrılmış.
Müzzemmil Suresi’nde ise “Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” denmiştir. Bu
anlamda surenin çevirisi olan “İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir
sudan/sevgi ve ilgiden/husumetten yarattı” kelimelerinden sevgi ve ilgi
alınarak tamamlanmıştır.

Kimliklerin Ötesindeki Ben: Bir insanın kimlik öyküsü

Doğduğumuz ilk günden itibaren aldığınız kimlikleri hiç
düşündünüz mü? İlk olarak evlat kimliği gelir yapışır yakanıza, daha sonra
kardeş, abla… Zamanla kadın-erkek gibi cinsiyet kimliklerinin daha yoğun
olarak hissedildiği dönemler de gelir. Bir ara öğrenci kimliği gelir ve bu
kimlik kimilerinin ömrü boyunca devam eder. Bunun yanında, mesleki ve sanatsal
kimlikler ve daha başka birçok kimliği de hayatımıza geçirerek yaşarız
ömrümüzü…
Kimlikler demişken aklıma bir öykü geldi.  Öykünün kahramanının adı Mahmut. Mahmut bir
gün kendini şu soruları sorarken bulmuş;
–       Neden şu an bu toplumda ve bu
coğrafyada yaşıyorum?
–       Neden bu zaman diliminde de, başka
bir zaman diliminde değil?
–       Neden bu becerilere sahibim?
–       Bu inançlara neden bu kadar sıkı
sıkıya bağlıyım?
–       Neden bu işi yapıyorum?
Aslında herkes bu ve bunun gibi benzer soruları zaman zaman
kendisine sormuyor mu? Mahmut da hayatının bazı dönemlerinde bu soruları sorar,
kimi zaman cevabını bulur, kimi zaman zamanı gelince o cevabın gelip kendisini
bulacağına inanırmış.
Herkesin hayatında sıçrama yaratan sorular ve cevapların
ansızın, düşünmediği bir anda kendisine geldiği zamanlar olmuyor mu? İşte bizim
Mahmut bu sefer bu cevabı o gün bulmak istemiş ve tüm bunları düşünerek kendini
atmış doğanın kucağına. Ormanın içinde ağaçların yemyeşil dokusundan geçerken,
burnuna rengarenk çiçeklerin hoş kokuları, kulağına ise kuşların cıvıltılarının
melodik ezgisi geliyormuş. Yürümüş, düşünmüş, yürümüş, düşünmüş. Sonra bir anda
kendisini daha önce hiç kimsenin girmediği patika bir yolda bulmuş.  İlk başta biraz ürkmüş ürkmesine ama bir
yandan da içini bir tatlı merak ve heyecan sarmış. Bir süre ilerledikten sonra
karşısına kocaman taşlardan örülme bir kale ve yine kocaman bir giriş kapısı
çıkmış. Kapı da açıkmış. İçeri girmeden önce ürkek bir ses tonu ile seslenmiş:
“Kimse yok mu? “. İçerden bir ses gelmiş: “Hoş geldin Mahmut!”
Ses o kadar sıcakmış ki, Mahmut kapıdan huzurla girmiş. Kaleye
kadar güneşin tüm sıcaklığını bedeninde hisseden Mahmut, kale kapısından
girince bir anda huşu veren bir melodiyi kulaklarında duymuş ve kalenin serinliğine
düşüncelerini bırakmış. Aman Allah’ım bir de ne görsün, o yumuşak sesin
görüntüsü de önünde belirmiş, kendisinin bir kopyası Mahmut daha.
Bizim Mahmut sormuş: “Sen kimsin?”. Diğer Mahmut: “Ben senim,
sen de ben” diye cevap vermiş. Bizim Mahmut’un kafası karışmış. “Nasıl yani ? “demiş.
Diğer Mahmut da; “ben senin geçmişte bıraktığın unuttuğun Mahmut’um” demiş. Bizim
Mahmut, “peki, senin boyun neden bu kadar kısa demiş”, demiş demesine de o an
fark etmiş kendisinin ondan ne kadar çok uzun olduğunu. Diğer Mahmut
cevaplamış; “sen benimle uzun süredir hiç ilgilenmedin ki demiş. Senin
önceliklerinde para vardı, senin önceliklerinde kariyer vardı, senin
önceliklerinde aile, senin önceliklerinde “o gün” vardı…” demiş ve eklemiş;  “boş ver bunları gel sana neler göstereceğim”.
İki Mahmut başlamışlar yürümeye.  Az ileride derenin yanında dev gibi bir
kişinin balık tuttuğunu görmüşler. Yanaşırken diğer Mahmut bizim Mahmut’a bak şimdi
kimi göreceksin demiş. Bunun duyan dev bir anda ayağı kalkmış. Bizim Mahmut’tun
gözleri fal taşı gibi açılmış. Bu sefer dev gibi Mahmut sözü almış; “Ben senin
çocuk tarafınım. Hatırladın mı yıllar öncesinde kendini dinlemek için kaçıp
kaçıp bu dereye gelir ve balık tutardın”. Bu sözleri dinlerken Mahmut’un
gözünün önüne çocukluğu gelmiş. Ter kokuları içinde arkadaşları ile yaptığı
koşuşturmacalar, düşüp kanayan ve acıyan dizler, kirlenen elbiseler nedeni ile
anne çığlıkları ve o dingin dere kenarında dinginlik… İçini tatlı bir
tebessüm almış, gözleri buğulanmış.

Daha sonra üçüncü Mahmut’ta gruba katılarak tekrar yürümeye devam etmişler. Yolda
her an her dakika yeni bir Mahmut keşfetmişler.
–       Evlat Mahmut,
–       Arkadaş Mahmut,
–       Eş Mahmut,
–       Baba Mahmut
–       Girişimci Mahmut,
–       Ressam Mahmut,
–       Şair Mahmut,
–       Dost Mahmut, ….
Hiçbir Mahmut birbiri ile aynı boyda değilmiş.
Siz hiç düşündünüz mü? “Farklı kimliklerinizdeki Siz’ler
hangi boylara sahip?”
Az gitmişler uz gitmişler ve bir amfi tiyatroya varmışlar.
Orada herkes bir yere oturmuş. O sırada sahneye bir Mahmut daha çıkmış. Daha
öncekilere göre daha renkli, capcanlı ve duygu dolu bir Mahmut’muş.
Herkes bir anda bu Mahmut’u çılgınlarca alkışlamaya başlamış.
Mahmut önce “Hoş geldiniz” demiş ve cebinden bir çark çıkarmış. “Bu aslında
bizlerin dengesini ölçen bir çark” demiş. “Orta noktada aslında SİZ varsınız ve
bunun etrafında ise diğer kimlikleriniz konumlanmış” diye eklemiş. Ve çarkı baş
parmağının üzerinde çevirmiş. Çevirmiş çevirmesine de çark daha tam bir tur
bile dönemeden düşmüş. İşte dengesizlik çarkın dönmesine engel demiş. Demesi
ile de herkes birbirinden nasıl da farklı boylara sahip olduğunu fark etmiş.




Daha sonra Mahmut, hepsini sahneye tek tek davet etmiş ve
boy sırasına göre dizilmelerini istemiş. Hayatta kimi zaman dilimlerinde herkes
büyük farkındalıklar yaşamaz mı? Ve bu farkındalıklar
bizleri dengelemez mi? “İşte bu an tam da o an” demesi ile herkes birbirine
bakıp aynı boya doğru uyumlanmış. Bu arada bazıları oldukça zorlanmış
zorlanmasına ama en sonunda hepsi sahnedeki Mahmut boyunda olmuş. Sonra sahnedeki
Mahmut, hepsini kendisine doğru gelip, kendisi içinde bütünleşmesini istemiş.
Adım adım her biri Mahmut’un içine girmiş. Ve tek bir Mahmut olmuş.
O an bu tek Mahmut çarkı almış ve çevirmiş. Çark o kadar
güzel dönmüş ki, uyumun verdiği ritim, dinginlik ve huzur olarak Mahmut’un tüm
vücuduna yayılmış.  O an Mahmut bir
karara varmış, ara ara o çarkı çevirmeye ve denge bozan unsur varsa bunu da
diğerleri ile uyumlandırmaya.
Peki bu hikayeyi
okuyan sizlerin hangi kimlikleri var ve bunların boyları arasındaki ilişkiyi nasıl buluyorsunuz?

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç