Yolculuğunun mesajlarını alıyor musun?

Özlü sözler bütününden kendinize ne çıkarabilirsiniz?

Saatler ilerledikçe gün geceye dönüyordu. Yatağa zar zor kendini attığında ayaklarının altının ağrıdığını ve o gün aslında ne kadar çok gezdiğini fark ediyordu. Bir an için tüm ömrünü düşündü. Ayaklarının onu nerelerde ve ne kadar çok gezdirdiğini fark etti. Bu düşünceler içinde gözleri kapanmıştı.

Kendini bir binanın önünde buldu. Karanlık ve büyük bir bina. Girer girmez önünde bir ışık belirdi, duvarda da bir yazı: “Her bir kata çıktıkça senin yolculuğunun anlamını ifade eden bir mesaj bulacaksın.“

Mesajı okuduktan sonra heyecanla merdivenlerden çıkıp ilk kata geldi. Oldukça karanlık olan katı aydınlatmak üzere önünde duran sigortayı kaldırdı. Etrafta eski ve yeni eşyalar bulunuyordu. Sonra karşısındaki ekranda bir mesaj belirdi:

“ Geçmiş geçmiştir. Tarihin sınırı ŞU AN’dır.

Seçebileceğin tek şey bir sonraki adımdır.

Geçmişin hataları geleceğini kontrol etmesin”

 

Mesajı okuması ile adım atması bir oldu. Geçmişten uzaklaşmak istercesine… İkinci kata geldiğinde tekrar sigortayı kaldırdı. Bu katta her şey o kadar düzen içindeydi ki; en son bu düzeni annesinin evinde görmüştü. Yeni bir mesaj daha göründü:

“ Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür,

Hayal gücü ise her yere”

 

Üçüncü kata çıktığında bu kat yarım yamalak ortada bırakılmış mobilyalarla doluydu. En arkada en uç noktada bir masa dikkatini çekti. Tamamen ince bir el işçiliği ve sabır ile yapılmıştı.  Masanın sağ alt köşesine el yazısı ile şu işlenmişti:

“Bazı yenilgilerin nedeni, insanların işi yarıda bıraktıklarında,

başarıya ne kadar yakın olduklarını bilmemeleridir.”

 

Dördüncü kat bir toplantı salonunu andırıyordu. Az önce keyifli ve sonuç odaklı bir toplantının yapıldığı belli oluyordu. Zira duvarlar karalanmış kağıtlarla kaplıydı. Bu karalamalara bakınca bol miktarda yapılacaklar ve bu yapılacakların neden yapılacağı yazıyordu. En son gördüğü kağıdın üzerinde bu senin için diyordu:

“Söylediklerinize dikkat edin düşüncelerinize dönüşür

Düşüncelerinize dikkat edin duygularınıza dönüşür,

Duygularınıza dikkat edin davranışlarınıza dönüşür,

Davranışlarınıza dikkat edin alışkanlıklarınıza dönüşür,

Alışkanlıklarınıza dikkat edin değerlerinize dönüşür,

Değerlerinize dikkat edin karakterinize dönüşür,

Karakterinize dikkat edin kaderinize dönüşür”

 

Beşinci kata geldiğinde aydınlık ve fotoğraflarla dolu bir kat buldu. Kimi zaman başarılar, kimi zamansa başarısızlıklar vardı fotoğraflarda. Köşede bir masa ve masanın üzerinde kupalar duruyordu…. Bir kupanın üzerinde ise şöyle yazıyordu:

“Ringin içinde olsanız da olmasanız da, yere düşmek sorun değil.

Sorun yerde kalmak!”

 

Altıncı katta hiç eşya yoktu. Sadece duvarda evreni ve güneş sistemini simgeleyen görüntüler vardı. Bu görüntülerin içinde biri çok küçük diğer çok büyük iç içe iki insan silueti fark etti. Siluetin altında şu yazıyordu:

“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler.

Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.

Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.”

 

Aklı karmakarışık bir şekilde yedinci katın merdivenlerini tırmandı. Bu kat heykellerle doluydu. Küçük olan heykellerde bilgelik ve sükûnet göze çarparken, büyük olanlar öfke, hiddet doluydu. En köşede bir heykelin avucunun içinde küçük bir kağıt parçası buldu. Ve kağıtta şu yazıyordu.

“Bir insanın büyüklüğü dilinin altında saklıdır.”

 

Beyninin içinde konuşan kendini fark ederken, bir üst kata doğru yol alıyordu. Konuşmalara dikkat ettiğinde huzursuzluk verenler ağırlıkta idi. Bu arada içeri girdiğinde kendini eski, pis kokan bir çöplükte buldu. İncelemek istemedi, bunun yerine bir an önce buradan çıkayım dedi. Çıkarken kapının kolunda küçük karakterlerle

“Kiminle gezdiğinize, kimle arkadaşlık ettiğinize dikkat edin.

Çünkü, bülbül güle, karga çöplüğe götürür.”

yazıyordu.

Dokuzuncu kata çıkarken bir anda aklına ona huzur veren dostları geldi. Bu kata geldiğinde gördüğü dört dörtlük bir kütüphane oldu. Kitapların arasında gezerken kitapların çoğunluğunun sevgi, insanlık ve barış üzerine olduğunu fark etti. Ortada masanın üzerinde onu bekleyen bir kitap olduğunu fark etti. Kitaba ulaşınca kitabın bir sayfasının açık olduğunu ve sayfada şunların yazdığını okudu:

“Zengin çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir.

Terazide güzel huydan daha ağır gelen hiçbir şey yoktur.”

 

Sekizinci katın huzursuzluğu onuncu kata gelirken tatlı bir tebessüme dönüşmeye başladı. Bu kata geldiğinde sadece dev bir ekran ve karşısında bir koltuk, bir de kumanda gördü. Koltuğa oturup kumandadaki tek tuşa basınca ekranda görüntü beliriverdi. Daha bebeklikten itibaren ona kimi zaman keyif kimi zaman sıkıntı veren tüm görüntüleri gördü. Her biri bir sonraki adımın garantisi olan, öğreten ve başarıları oluşturan o anlar. O an “nasıl da bu kadar çok şeyi başarmışken, bunları yok sayabiliyorum” diye kendi kendine düşündü. Bunu düşünürken ekran dondu ve donan ekranda,

“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir.

Başarı ise başaracağım diye başlayarak

sonunda başardım diyenindir.”

yazısı belirdi.

 

Artık tamamen huzura kavuşmuş, geçmişi ile barışık ve geleceğe de umutla bakar şekilde binanın terasına çıktı. Terasta bulunan sandalyeye oturdu. Orada onu bekleyen kahvesini yudumlarken gökyüzüne doğru  baktı. Ve gökyüzü kendisine son mesajı yıldızlarla yazarak gönderdi:

 

“Bu mesajların hepsi sana ne söylüyor?”

 

Sahi bu yazıyı okuyan siz, gökyüzüne bakarsanız tüm bu mesajlar size neler söyler?

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Erickson Koçu
kemalbasaranoglu@gmail.com
Facebook
Linkedin
www.tykocluk.com

 

Sevgiden Doğan %100 Mutluluk!

Doğduğu andan 7 yaşına kadar
çocuk, çevresinden aldığı verileri işleyip kodlayarak geleceğine yön
vermektedir. Algı boyutları açısından (nörolojik düzeyde insan) insanlarda
görebildiğimiz tek şey bir ortamda sergiledikleri davranışlarken, bunun
arkasında, en derinlerde neden bu tür davranışları sergilediğini bilemiyoruz.
En fazla tahminde bulunabiliyoruz. Buzdağının altında, insanları bu davranışlara
iten farklı kimliklerindeki değer ve inanç sistemleri ile maneviyatını
bulabiliriz.
İnsanın özü mutlu olmaktır. Ve
normalde de insanlar genelde ömürlerinin %95’ini mutlu olarak geçirirler.
Şaşırtıcı bir istatistik değil mi? Peki nasıl oluyor da büyük bir çoğunluk
mutsuz! Bunun cevabı da soru kadar basit. %5’lik bölümü sürekli göz önünde
tutuyoruz da ondan. Tıpkı bir kişi günde bir tek bir sigara içse bile sürekli
sigara kokusunu bedeninde taşıması gibi bir şey. İşin belki de daha acı tarafı,
tek bir sigaranın dumanının bile etrafını rahatsız etmesi ve zehirlemesi.
Kaç kişi güne başlarken ayna
karşısında kendisine şöyle içten, sevgi dolu bakıyor! Yani bir başkası için
güzel görünmekten ziyade, kendisine sevgi ile bakıp; “Evet ya ben gerçekten
Allah’ın sevgili kuluyum. Diğer insanlara benzemiyorum. Ben şu evrende tek ve
eşsizim diyor!” Kendi kendine sabah bu şekilde ayna karşısında bakmanın
ücretsiz ve garantili bir motivasyon aracı olduğunun biliyor muydunuz? Bunu
uygulamak için kendinize zaman ayırmaya değmez mi? Onbeş dakika daha az
uyursanız ne olur ki?

Peki güne aracınızda ya da toplu
taşımada devam ederken kendi kendinize sesli ya da zihninizden konuştuğunuz
oluyor mu? Bir önceki gün ya da bir önceki hafta ile kıyasladığınızda
kendinizde olumlu olarak gördüğünüz neler var? Erken kalkmak, bir kitap okumak,
herhangi bir kişiden teşekkür almak, birine yardım etmek ve bunun arkasından
minnet duygusunu gözlerde hissetmek,… İşte bunun gibi basit bir olayı yaşamanın
ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? %95’e doğru gelebileceğinize
biraz daha inanmaya başladınız mı?
Bu noktada aklıma bir hikaye
geldi. Günün birinde, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde yaşayan bir kadın
varmış. Her sabah kalktığında o günün yapılması gereken işlerini sırasıyla
yapar ve monotonluğun hayatına verdiği tatminsizliği iliklerine kadar
hissedermiş. Sadece o değil ailesine de bunu yansıtırmış. Gerek eşi gerekse
çocukları bu tavırlarından ötürü mutsuzmuş. O da biliyormuş davranışlarını ama
bir türlü kendisine de mani olamıyormuş. Nasıl olsun ki? Hayat bu! Dünya zaten
acımasız bir yer. O da koşuşturmacanın içinde günlerini tüketiyormuş.
Bir gün işe giderken her zamanki
simitçiden simidini almış. Bindiği vapurda simidini yerken etrafını saran martılara bakmış. Martının simidini istediğini fark etmiş. Zaten
bu martılarda hep simit düşmanıymış. Ne zaman bir vapur kalksa, o vapurun
kenarında bekler, başkalarının rızıklarına göz dikermiş. Kadın bir an bugüne
kadar hiçbir zaman bir martı ile simidini paylaşmadığını fark etmiş. Ve içinde
o güne kadar hissetmediği garip bir duygu ile karşı karşıya kalmış. Elini
simide atmış bir parça koparmış, koparmış koparmasına da simidin sarıldığı
kağıt üzerinde el yazısı ile bir not görmüş. “Ben seni seviyorum ama sen
kendini ne kadar seviyorsun?”
. İçinde yaşadığı ve anlamlandıramadığı garip
duyguyu bağırsaklarında bir ağrı şeklinde hissetmiş. Sanki bağırsakları boğum
boğum olmuş da nefes aldırtmıyormuş ona. Eline aldığı simit parçasını, martıya
doğru fırlatmış. Martı keskin bir hareket ile tek hamlede kapmış kendisine
doğru gelen parçayı…
Bu arada kadın bir an için bir
önceki gününü düşünmüş. Her bir karesini gözünün önünden geçirirken, martının
çığlığı ile o ana geri dönmüş. İkinci parçayı da martıya atarken, kendisi bir
önceki güne gitmiş. Yine benzer kareleri görmüş. Bir hafta öncesi, bir ay
öncesi, bir yıl öncesi… Ana hatları aynı olan bir dekorda yaşanan bir tiyatroyu
izler gibi bulmuş kendini. Tekrar gözü kağıda takılmış. “Ben seni seviyorum ama
sen kendini ne kadar seviyorsun?”
Çocukluktan beri Kur’an-ı Kerim’i
öz Türkçeden okuyan biri olarak, o ilk sure olan Alak Suresi geçmiş aklından:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, sevgi ve ilgiden yarattı”. (*)
İnsan sevgi ve ilgiden
yaratılmışken, nasıl oluyor da kendisini bu kadar sevgiden uzak olduğunu
anlamamış.
İşin kötüsü ne kendisini ne gerçek anlamda ailesini ne de çevresini
sevmiyormuş.
Martının çığlığı ile yeni bir
parça simidi martıya göndermesi bir olmuş. O sırada geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkmış, o çocukluk yıllarına. O yıllarda ailesinden, akrabalarından, içinde
bulunduğu çevreden ve toplumdan duyduğu bir takım sesleri sanki o an söyleniyor
gibi kulaklarında duymaya başlamış. Bu duyduklarına bedeni o kadar güçlü bir
şekilde tepki vermiş ki, gözlerinin önünde yapmak isteyip de yapamadıkları
belirmiş. Vapurun siren sesi ile irkilmiş, o kadar derin düşünceler arasında
gidip geliyormuş ki, vapurun yanaşmak üzere olduğunu anlayamamış. Halbuki ne
kadar da kısa sürmüştü yolculuğu. İnerken geçmişte her şeyi koşullandırmalar
ile öğretildiğini fark etmişti. Ve bir şeyleri yapmadığında ya kötü şeyler
olacağı ya da mahrum edileceği söylenmiş, söylenmekle kalmamış uygulanmıştı. Özgürlüğünün elinden alındığını o ana kadar fark etmemişti. Ama bugün baktığında bu söylediklerinin büyük kısmının saçma inançlar halinde
içinde bir köşede hala varlığını sürdürmekte olduğunu görmekte idi
.
–       Tabağındaki
pilavları bitirmezse kalan pirinç kadar çocuğun olacaktır
–       Büyümeden
kahve içmeye başlarsan çocukların zenci olur
–       Çocuk
yiyen devler, canavarlar…
–       ….
–       Anne-Babanın
sözünü dinlemezsen seni sevmezler… vs.

Sevginin koşullu olduğunu ve arkasında bir takım davranışların olması gerektiğini fark etti. O an kendine şunu
sordu? “Benim kendimi sevmem için ne
gerekiyor?”
Sordu sormasına bunu ama o an bir cevap bulamadan günü
tamamladı.

Ertesi sabah olduğunda tekrar rutinine başladı. Tekrar simidini aldı ve
vapuruna bindi. Yine aynı martı yanında bitti. O an dünkü not aklına geldi.  “Ben seni seviyorum ama sen kendini ne kadar
seviyorsun?”
Bugün onun için yeni mesaj olup
olmadığına dair merakla simidin kağıdını araladı ve yeni bir soru ile
karşılaştı. “Varsayalım ki bir ayna ile
karşı karşıyasın, iyi yaptığın şeyleri söylemek istersen neleri söylerdin?”

sorusunu gördü. Martının o günkü payını fırlatırken sorunun cevaplarının da
zihninde belirdiğini fark etti. “İyi yemek yapıyordu, işinde de iyi idi
aslında. Ailesine karşı da oldukça ilgiliydi mutsuz tavırlarını saymazsa …”
Bunları düşünürken, yüz kaslarının gevşediğini, yüzünde bir tebessümün
oluştuğunu fark etti. O sırada gözü karşısında oturan adamın gazetesine ilişti.
Gazetenin ona dönük yüzünde kocaman bir kalp vardı, bir de yazılar. Dalgınlığı
bir anda yandan gelen ses ile kesilmiş. “Martılar ne kadar özgür ve sevimli
hayvanlar değil mi? Ben her gün evde artan ekmekleri getirip, martıları
beslerim. Bunu yaparken, içimi doyumsuz bir tatmin ve sevinç kaplar. Bir
canlıya dokunup, onu beslemiş oluyorum. Onların şükranlarını da çığlıkları ile
alıyorum ve günümü mutlu geçiriyorum” demiş ve çıkışa yönelmiş.
O gün işine tatlı bir tebessüm
ile gitmiş. İçindeki huzur ve tatmini tüm gününe yansıtmış. Öyle ki,  akşam evde de farklı bir ailesi olduğunu
görmüş. O güne kadar hiç görmediği kadar yardımsever, dinleyen, paylaşan ve bir
arada olan.. Akşam olup uyuduğunda geçirdiği birkaç gün gözünün önünde
canlanmış ve kendisinde bazı değişikliklerin olduğunu anlamış. Bu değişikliklerin diğerlerini  de değiştirdiğini fark etmiş. 
O gün normal uyanma saatine
göre bir saat erken kalkmış. Normalde uykuya devam eden o, kalkmış ve banyoya
gitmiş. Yüzünü yıkadıktan sonra bir süre kendisine aynada bakmış. Bir yabancıya
bakar gibiymiş ilk bakışta. Garipsemiş. En son ne zaman bu şekilde baktığını
hatırlamaya çalışmış, 5-6 yaşlarında evcilik oynayan kendisini görmüş. Görmesi
ile yüzünde garip şekiller yapması bir olmuş. Ve bir kahkaha patlatmış. Kahkaha
sanki gözünün içindeki sönüklüğü alıp götürmüş, çakmak çakmak bir göz ve canlı
bir yüz ortaya çıkmış. O an ne güzel, iç ısıtan bir yüzüm var demiş. “Seviyorum
Seni Güzel Kadın” diye eklemiş…
O gün heyecan ile tekrar simidini
almış. Ama bu sefer 2 tane olarak. Vapura kadar kağıda bakmamak için kendini
zor tutmuş. Vapura geldiğinde önce martısının simidini parçalamış ve içinden şu
not çıkmış. “Kalbindeki sevgiyi
paylaşmanın hayatını ne kadar zenginleştirebileceğini hayal etmek ister
miydin?”
Sorunun üzerinde yarattığı tatlı heyecan ile kendi kağıdını açmış:
Sevgiden, acılıklar tatlılaşır. Sevgiden, bakışlar altın kesilir.
Sevgiden, tortulu ve bulanık sular arı, duru hale gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden, ölü dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.  Bu sevgi
de bilgi sonucudur.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi, nasıl olur da böyle bir tahta
oturabilir? Eksik bilgi nasıl olurda aşkı doğurur?
Eksik bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk cansız bir şeydir” Mevlana
O gün o vapurdan inerken kendini
farklı bir bilinç seviyesinde gibi hissetmiş.  O bilincin verdiği canlılığı tüm hücrelerinde
hissederken, bunun onun hayatına katacağı zenginliğe bırakmış kendini.
Yarın sabah erken kalkıp 15
dakika kendinize aynadan bakmaya ve kendinizle tekrar tanışmaya ne dersiniz?
Kemal BaşaranoğluProfesyonel Koç

(*) Surelerin iniş sırasına göre
Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri – Prof. Yaşar Nuri Öztürk). Meale sadık
kalınmak üzere, birden fazla olan kelimeler mealde parantezler ile ayrılmış.
Müzzemmil Suresi’nde ise “Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” denmiştir. Bu
anlamda surenin çevirisi olan “İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir
sudan/sevgi ve ilgiden/husumetten yarattı” kelimelerinden sevgi ve ilgi
alınarak tamamlanmıştır.

Karanlıkta Far Görüp Kilitlenen Tavşan

İnsan doğası gereği yaratıcılık yetisine sahiptir. Anaokuluna
başlayan çocukların yaratıcılıkları %95 seviyesinde iken bu oran üniversiteden
mezun olunduğunda %5’lere kadar geriler. Bunun arkasındaki nedenlerden biri,
çocuğun büyüme yolculuğunda büyüklerinden satın aldıkları inançlardan
kaynaklanmaktadır.
Öncelikle, çocuk bir şey yapmak ister aile gerek kendi
konforu gerekse koruyucu yaklaşımları nedeni ile sen küçüksün der. İşin kötüsü
yaş kaç olursa olsun -ister bekar ister evli- bu çocuk hiç büyümez. Bazen
dilime sohbetlerde şu cümle takılır: “Toplum olarak ebeveyn – çocuk iletişimine
senelerce maruz kalıyoruz. Yetişkin yetişkin olmamız gereken noktalarda bile
çocuk ya da ebeveyn rollerini alıyoruz. Bir gün evleniyoruz. Hep çocuk
kaldığımız için henüz tam oluşmamış yetişkinliğimiz ile yetişkin yetişkin
rolünü beceremediğimiz gibi, ebeveyn – çocuk rolleri arasında da bocalıyoruz.
Kendi çocuklarımız oluyor. Artık ebeveyn rolünü biz alıyoruz ve bu döngünün
nesillerden nesillere taşınmasına neden oluyoruz.”

Daha sonra çocuk okula başlar öğretmenlerin kuralları
ile karşılaşır, onların çizdiği sınırlarda gezinmenin gerektiğini öğrenir. Tek
tip düşünce mantığı çocuklara öğretilir. Farklılıklar göz ardı edilir ve daha
sonra birbirleri ile kıyaslama hastalığı zihinlere aşılanır. Ve bu aşı büyümeye
çalışan çocuğu yetişkin olma yolunda sinsice zehirler.

İş hayatına başlanır. Geçmişten gelen karşılaştırma ve
rekabet tutkusu orada en üst seviyede kendini bulur. Rekabetin en üst düzeyinin
ilerleme getireceğini düşünüyorsanız, her zaman bu böyle gerçekleşmez. Hırs
azmi silip süpürür. Kendisinden yaratıcılık beklenen yetişkinler, birbirilerini,
özellikle rol model alınanı kopyalayıp, varlığını onun gölgesi arkasında
sürdürür.
Sizlere ‘’Yaratıcı mısınız?’’ diye sorulduğunda, siz de
karanlıkta far ışığı gören tavşan gibi kilitleniyor musunuz?
Öyle yaratıcılık denince aklınıza sanat eseri yaratmanızın
gerektiği gelmesin. Bir dostumdan ilerleyen yaşlarda bile herkesin resim yapma
yeteneğini ortaya çıkarabileceğini öğrenmiştim. Benim çöp adamdan öteye
geçmeyen resimlerimi düşündüğümde, dediği bana çok inandırıcı gelmiyordu. Ta ki,
her şey basit şekillerden oluştuğunu söyleyene kadar:   Kare,
üçgen, dikdörtgen, çizgilerden, vs.
‘’Ben yaratıcı değilim! işe yaramaz. Yaratıcı insan ya da
yaratıcı olmayan insan diye bir şey yoktur. Yalnızca yaratıcılığını kullanan ve
kullanmayan insanlar vardır. Kullanılmamış yaratıcılık basitçe ortadan
kaybolmaz. İfade edilinceye, ölümüne ihmal edilinceye veya küskünlük ve
korkuyla boğuluncaya kadar içimizde yaşar’’

Brene Brown – Mükemmel Olmamanın Hediyeleri


Mevlana’nın 743. Vuslat Gecesi’nde
bir semazeni bilgisayarda resmeden ben. Bir sanat eseri demiyorum, ama en
azından insanın yapabileceğini bilmesi bile devam etme yolunda kendisini
destekliyor.
Yaratıcılığınıza ulaşmak ve anlam yaratmak istiyorsanız,
öncelikle her şeyi oyunlaştırın. Yazın, çizin, karalayın, fotoğraf çekin, dans
edin, resim yapın, …vb. gibi.

 ‘’Oyunun tersi iş
değildir, oyunun tersi depresyondur’’. Dr. Stuart Brown
Bugün bu yazıyı okuduktan sonra, tavşan olmamak için bir oyun
oynayın kendinizle. Öncelikle kendinize biraz zaman vererek varlığınızı
onurlandırıp sizin kendinizde hangi yaratıcılıkları sakladığınızı fark eder
misiniz?
Tek yapmanız gereken sadece gözlerinizi kapatmak ve içinizde,
o en derinlerden gelen sesleri, parazitlerden ayırarak dinlemek…

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
Turuncu Yeşil Koçluk

Çalışma Arkadaşlarıma Yeni Yıl Mektubu….

Değer Verdiğim ve Saygı Duyduğum, Sevgili Çalışma
Arkadaşım,

Bu mektup ile sana 30 Aralık 2016 gününden,
koca bir yılı tamamlarken sesleniyorum. Bunu sana şu an göndermemin amacı,
önümüzdeki bir yıl içinde tarihin önemli simalarıyla kendi potansiyelini
nerelere taşıdığını sana müjdelemektir.

Kış ayında Mevlana seni Konya’da,  dergâhında ağarlayacak ve senin kalbine dokunarak
seni harekete geçirecek; “Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek
isteyen cama bakar; özünü görmek isteyen Can’a bakar”
, diyecektir. Bu sözler sana nefsini
tanımanın kapısını, aynı zamanda da özüne yaklaşmanın ilk adımlarını attıracaktır.
Daha sonra kışı, Paris’in güneyinde Auteuil’de Marcel Proust’la karşılaşarak
tamamlayacaksın. Sana, “Gerçek keşif yolculuğu yeni topraklara
ulaşmak değil, eski olanı yeni gözlerle görmek demektir”
diyecek ve sen
bir anda gözlerindeki buğuyu, belki de gözlüklerini silerek, karşında olan
bitene artık daha farklı bir gözle bakmayı öğreneceksin.

Bu farklı bakışların arkasında, ilkbaharı Lewis
Caroll’un Alice Harikalar Diyarında öyküsünde geçireceksin. Bir bakacaksın, Alice
yani sen, öyküdeki kediye ‘Hangi yöne gitmem gerekiyor?’ sorusunu
sormuşsun. Kedi sana “Sorunun cevabı nereye gitmek istediğine
göre değişir”
diyecek ve bir anda ilkbaharın son günlerinde
kendini Frankfurt’ta Johann Wolfgang von Goethe ile hayatının mihenk
taşlarından birini oluşturacak bir sohbetin derinliğinde bulacaksın. Goethe
sana;
“Kimse bizi aldatamaz, biz ancak kendi kendimizi aldatırız”
derken,
farkındalık seviyeni farklı bir noktaya taşımanda sana yol arkadaşlığı
yapacaktır.

Yaza Milton Erickson’un serin bahçesindeki
terapi seansıyla kendini “TAM ve BÜTÜN” olarak deneyimleyerek
gireceksin. Bu arada değişimin zorluklarıyla baş etmeye çalışırken kendini
Anadolu’da Şems-i Tebrizi ile bulacaksın. Değişim yolculuğunu Şems’le
oluşturduğun şu dizelerle kolaylaştıracaksın: “Düzenim bozulur, hayatımın altı
üstüne gelir diye endişe etme; Nereden bilebilirsin, hayatın altının üstünden
daha iyi olmayacağını?”

 

Sonbaharın ilk
günlerinde değişim yolculuğunu tecrübe edecek öyle anlar yaşayacaksın ki,
kaderini de bir taraftan sorgulayacaksın. O sırada Hindistan’dan Gandhi
yetişecek imdadına ve sana “Söylediklerine dikkat et, düşüncelere
dönüşür, Düşüncelerine dikkat et, duygularına dönüşür, Duygularına dikkat et, Davranışlarına
dönüşür, Davranışlarına dikkat et, alışkanlıklarına dönüşür, Alışkanlıklarına
dikkat et, değerlerine dönüşür, Değerlerine dikkat et, karakterine dönüşür, Karakterine
dikkat et kaderine dönüşür”
diyecektir.  İşte o an artık ağzından çıkanı kulaklarında
duymaya ve daha dikkatli davranmaya başlayacaksın.

 

Sonbaharı tamamlayıp
kışa, Efes’li Herakleitos’un “Değişmeyen
tek şey değişimin kendisidir
” ifadesini zihninde mırıldanarak ve 2017 yılının
yeni umutlarına kalbinde yer açarak gireceksin.

Tüm bu bir
yıllık yolculukta bu farkındalıkları beraber yaşama fırsatını bana verdiğin
için sana teşekkür ve minnetimi sunarım.

 

30 Aralık 2016

Kemal Başaranoğlu

2015 yılının son güncesini, ‘beraber bir takım olduğumuz arkadaşlarıma gönderdiğim’ yukarıdaki mektuptan oluşturmak istedim.

Hadi siz de kendi mektubunuzu oluşturup, ailenize, eşinize, dostunuza,… 2016 Aralıktan seslenin…

Yeni yılın sizlere yeni farkındalıkları, huzur, neşe, keyif
ve erdemler içinde getirmesi dileğimle.
Sevgiyle kalın…
Kemal Başaranoğlu