Sevgiden Doğan %100 Mutluluk!

Doğduğu andan 7 yaşına kadar
çocuk, çevresinden aldığı verileri işleyip kodlayarak geleceğine yön
vermektedir. Algı boyutları açısından (nörolojik düzeyde insan) insanlarda
görebildiğimiz tek şey bir ortamda sergiledikleri davranışlarken, bunun
arkasında, en derinlerde neden bu tür davranışları sergilediğini bilemiyoruz.
En fazla tahminde bulunabiliyoruz. Buzdağının altında, insanları bu davranışlara
iten farklı kimliklerindeki değer ve inanç sistemleri ile maneviyatını
bulabiliriz.
İnsanın özü mutlu olmaktır. Ve
normalde de insanlar genelde ömürlerinin %95’ini mutlu olarak geçirirler.
Şaşırtıcı bir istatistik değil mi? Peki nasıl oluyor da büyük bir çoğunluk
mutsuz! Bunun cevabı da soru kadar basit. %5’lik bölümü sürekli göz önünde
tutuyoruz da ondan. Tıpkı bir kişi günde bir tek bir sigara içse bile sürekli
sigara kokusunu bedeninde taşıması gibi bir şey. İşin belki de daha acı tarafı,
tek bir sigaranın dumanının bile etrafını rahatsız etmesi ve zehirlemesi.
Kaç kişi güne başlarken ayna
karşısında kendisine şöyle içten, sevgi dolu bakıyor! Yani bir başkası için
güzel görünmekten ziyade, kendisine sevgi ile bakıp; “Evet ya ben gerçekten
Allah’ın sevgili kuluyum. Diğer insanlara benzemiyorum. Ben şu evrende tek ve
eşsizim diyor!” Kendi kendine sabah bu şekilde ayna karşısında bakmanın
ücretsiz ve garantili bir motivasyon aracı olduğunun biliyor muydunuz? Bunu
uygulamak için kendinize zaman ayırmaya değmez mi? Onbeş dakika daha az
uyursanız ne olur ki?

Peki güne aracınızda ya da toplu
taşımada devam ederken kendi kendinize sesli ya da zihninizden konuştuğunuz
oluyor mu? Bir önceki gün ya da bir önceki hafta ile kıyasladığınızda
kendinizde olumlu olarak gördüğünüz neler var? Erken kalkmak, bir kitap okumak,
herhangi bir kişiden teşekkür almak, birine yardım etmek ve bunun arkasından
minnet duygusunu gözlerde hissetmek,… İşte bunun gibi basit bir olayı yaşamanın
ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? %95’e doğru gelebileceğinize
biraz daha inanmaya başladınız mı?
Bu noktada aklıma bir hikaye
geldi. Günün birinde, hiç kimsenin bilmediği bir şehirde yaşayan bir kadın
varmış. Her sabah kalktığında o günün yapılması gereken işlerini sırasıyla
yapar ve monotonluğun hayatına verdiği tatminsizliği iliklerine kadar
hissedermiş. Sadece o değil ailesine de bunu yansıtırmış. Gerek eşi gerekse
çocukları bu tavırlarından ötürü mutsuzmuş. O da biliyormuş davranışlarını ama
bir türlü kendisine de mani olamıyormuş. Nasıl olsun ki? Hayat bu! Dünya zaten
acımasız bir yer. O da koşuşturmacanın içinde günlerini tüketiyormuş.
Bir gün işe giderken her zamanki
simitçiden simidini almış. Bindiği vapurda simidini yerken etrafını saran martılara bakmış. Martının simidini istediğini fark etmiş. Zaten
bu martılarda hep simit düşmanıymış. Ne zaman bir vapur kalksa, o vapurun
kenarında bekler, başkalarının rızıklarına göz dikermiş. Kadın bir an bugüne
kadar hiçbir zaman bir martı ile simidini paylaşmadığını fark etmiş. Ve içinde
o güne kadar hissetmediği garip bir duygu ile karşı karşıya kalmış. Elini
simide atmış bir parça koparmış, koparmış koparmasına da simidin sarıldığı
kağıt üzerinde el yazısı ile bir not görmüş. “Ben seni seviyorum ama sen
kendini ne kadar seviyorsun?”
. İçinde yaşadığı ve anlamlandıramadığı garip
duyguyu bağırsaklarında bir ağrı şeklinde hissetmiş. Sanki bağırsakları boğum
boğum olmuş da nefes aldırtmıyormuş ona. Eline aldığı simit parçasını, martıya
doğru fırlatmış. Martı keskin bir hareket ile tek hamlede kapmış kendisine
doğru gelen parçayı…
Bu arada kadın bir an için bir
önceki gününü düşünmüş. Her bir karesini gözünün önünden geçirirken, martının
çığlığı ile o ana geri dönmüş. İkinci parçayı da martıya atarken, kendisi bir
önceki güne gitmiş. Yine benzer kareleri görmüş. Bir hafta öncesi, bir ay
öncesi, bir yıl öncesi… Ana hatları aynı olan bir dekorda yaşanan bir tiyatroyu
izler gibi bulmuş kendini. Tekrar gözü kağıda takılmış. “Ben seni seviyorum ama
sen kendini ne kadar seviyorsun?”
Çocukluktan beri Kur’an-ı Kerim’i
öz Türkçeden okuyan biri olarak, o ilk sure olan Alak Suresi geçmiş aklından:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı, sevgi ve ilgiden yarattı”. (*)
İnsan sevgi ve ilgiden
yaratılmışken, nasıl oluyor da kendisini bu kadar sevgiden uzak olduğunu
anlamamış.
İşin kötüsü ne kendisini ne gerçek anlamda ailesini ne de çevresini
sevmiyormuş.
Martının çığlığı ile yeni bir
parça simidi martıya göndermesi bir olmuş. O sırada geçmişe doğru bir yolculuğa
çıkmış, o çocukluk yıllarına. O yıllarda ailesinden, akrabalarından, içinde
bulunduğu çevreden ve toplumdan duyduğu bir takım sesleri sanki o an söyleniyor
gibi kulaklarında duymaya başlamış. Bu duyduklarına bedeni o kadar güçlü bir
şekilde tepki vermiş ki, gözlerinin önünde yapmak isteyip de yapamadıkları
belirmiş. Vapurun siren sesi ile irkilmiş, o kadar derin düşünceler arasında
gidip geliyormuş ki, vapurun yanaşmak üzere olduğunu anlayamamış. Halbuki ne
kadar da kısa sürmüştü yolculuğu. İnerken geçmişte her şeyi koşullandırmalar
ile öğretildiğini fark etmişti. Ve bir şeyleri yapmadığında ya kötü şeyler
olacağı ya da mahrum edileceği söylenmiş, söylenmekle kalmamış uygulanmıştı. Özgürlüğünün elinden alındığını o ana kadar fark etmemişti. Ama bugün baktığında bu söylediklerinin büyük kısmının saçma inançlar halinde
içinde bir köşede hala varlığını sürdürmekte olduğunu görmekte idi
.
–       Tabağındaki
pilavları bitirmezse kalan pirinç kadar çocuğun olacaktır
–       Büyümeden
kahve içmeye başlarsan çocukların zenci olur
–       Çocuk
yiyen devler, canavarlar…
–       ….
–       Anne-Babanın
sözünü dinlemezsen seni sevmezler… vs.

Sevginin koşullu olduğunu ve arkasında bir takım davranışların olması gerektiğini fark etti. O an kendine şunu
sordu? “Benim kendimi sevmem için ne
gerekiyor?”
Sordu sormasına bunu ama o an bir cevap bulamadan günü
tamamladı.

Ertesi sabah olduğunda tekrar rutinine başladı. Tekrar simidini aldı ve
vapuruna bindi. Yine aynı martı yanında bitti. O an dünkü not aklına geldi.  “Ben seni seviyorum ama sen kendini ne kadar
seviyorsun?”
Bugün onun için yeni mesaj olup
olmadığına dair merakla simidin kağıdını araladı ve yeni bir soru ile
karşılaştı. “Varsayalım ki bir ayna ile
karşı karşıyasın, iyi yaptığın şeyleri söylemek istersen neleri söylerdin?”

sorusunu gördü. Martının o günkü payını fırlatırken sorunun cevaplarının da
zihninde belirdiğini fark etti. “İyi yemek yapıyordu, işinde de iyi idi
aslında. Ailesine karşı da oldukça ilgiliydi mutsuz tavırlarını saymazsa …”
Bunları düşünürken, yüz kaslarının gevşediğini, yüzünde bir tebessümün
oluştuğunu fark etti. O sırada gözü karşısında oturan adamın gazetesine ilişti.
Gazetenin ona dönük yüzünde kocaman bir kalp vardı, bir de yazılar. Dalgınlığı
bir anda yandan gelen ses ile kesilmiş. “Martılar ne kadar özgür ve sevimli
hayvanlar değil mi? Ben her gün evde artan ekmekleri getirip, martıları
beslerim. Bunu yaparken, içimi doyumsuz bir tatmin ve sevinç kaplar. Bir
canlıya dokunup, onu beslemiş oluyorum. Onların şükranlarını da çığlıkları ile
alıyorum ve günümü mutlu geçiriyorum” demiş ve çıkışa yönelmiş.
O gün işine tatlı bir tebessüm
ile gitmiş. İçindeki huzur ve tatmini tüm gününe yansıtmış. Öyle ki,  akşam evde de farklı bir ailesi olduğunu
görmüş. O güne kadar hiç görmediği kadar yardımsever, dinleyen, paylaşan ve bir
arada olan.. Akşam olup uyuduğunda geçirdiği birkaç gün gözünün önünde
canlanmış ve kendisinde bazı değişikliklerin olduğunu anlamış. Bu değişikliklerin diğerlerini  de değiştirdiğini fark etmiş. 
O gün normal uyanma saatine
göre bir saat erken kalkmış. Normalde uykuya devam eden o, kalkmış ve banyoya
gitmiş. Yüzünü yıkadıktan sonra bir süre kendisine aynada bakmış. Bir yabancıya
bakar gibiymiş ilk bakışta. Garipsemiş. En son ne zaman bu şekilde baktığını
hatırlamaya çalışmış, 5-6 yaşlarında evcilik oynayan kendisini görmüş. Görmesi
ile yüzünde garip şekiller yapması bir olmuş. Ve bir kahkaha patlatmış. Kahkaha
sanki gözünün içindeki sönüklüğü alıp götürmüş, çakmak çakmak bir göz ve canlı
bir yüz ortaya çıkmış. O an ne güzel, iç ısıtan bir yüzüm var demiş. “Seviyorum
Seni Güzel Kadın” diye eklemiş…
O gün heyecan ile tekrar simidini
almış. Ama bu sefer 2 tane olarak. Vapura kadar kağıda bakmamak için kendini
zor tutmuş. Vapura geldiğinde önce martısının simidini parçalamış ve içinden şu
not çıkmış. “Kalbindeki sevgiyi
paylaşmanın hayatını ne kadar zenginleştirebileceğini hayal etmek ister
miydin?”
Sorunun üzerinde yarattığı tatlı heyecan ile kendi kağıdını açmış:
Sevgiden, acılıklar tatlılaşır. Sevgiden, bakışlar altın kesilir.
Sevgiden, tortulu ve bulanık sular arı, duru hale gelir.
Sevgiden dertler şifa bulur. Sevgiden, ölü dirilir.
Sevgiden, padişahlar kul olur.  Bu sevgi
de bilgi sonucudur.
Saçma sapan şeylere kapılan kişi, nasıl olur da böyle bir tahta
oturabilir? Eksik bilgi nasıl olurda aşkı doğurur?
Eksik bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk cansız bir şeydir” Mevlana
O gün o vapurdan inerken kendini
farklı bir bilinç seviyesinde gibi hissetmiş.  O bilincin verdiği canlılığı tüm hücrelerinde
hissederken, bunun onun hayatına katacağı zenginliğe bırakmış kendini.
Yarın sabah erken kalkıp 15
dakika kendinize aynadan bakmaya ve kendinizle tekrar tanışmaya ne dersiniz?
Kemal BaşaranoğluProfesyonel Koç

(*) Surelerin iniş sırasına göre
Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri – Prof. Yaşar Nuri Öztürk). Meale sadık
kalınmak üzere, birden fazla olan kelimeler mealde parantezler ile ayrılmış.
Müzzemmil Suresi’nde ise “Kuran’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!” denmiştir. Bu
anlamda surenin çevirisi olan “İnsanı, embriyodan/ilişip yapışan bir
sudan/sevgi ve ilgiden/husumetten yarattı” kelimelerinden sevgi ve ilgi
alınarak tamamlanmıştır.

Kimliklerin Ötesindeki Ben: Bir insanın kimlik öyküsü

Doğduğumuz ilk günden itibaren aldığınız kimlikleri hiç
düşündünüz mü? İlk olarak evlat kimliği gelir yapışır yakanıza, daha sonra
kardeş, abla… Zamanla kadın-erkek gibi cinsiyet kimliklerinin daha yoğun
olarak hissedildiği dönemler de gelir. Bir ara öğrenci kimliği gelir ve bu
kimlik kimilerinin ömrü boyunca devam eder. Bunun yanında, mesleki ve sanatsal
kimlikler ve daha başka birçok kimliği de hayatımıza geçirerek yaşarız
ömrümüzü…
Kimlikler demişken aklıma bir öykü geldi.  Öykünün kahramanının adı Mahmut. Mahmut bir
gün kendini şu soruları sorarken bulmuş;
–       Neden şu an bu toplumda ve bu
coğrafyada yaşıyorum?
–       Neden bu zaman diliminde de, başka
bir zaman diliminde değil?
–       Neden bu becerilere sahibim?
–       Bu inançlara neden bu kadar sıkı
sıkıya bağlıyım?
–       Neden bu işi yapıyorum?
Aslında herkes bu ve bunun gibi benzer soruları zaman zaman
kendisine sormuyor mu? Mahmut da hayatının bazı dönemlerinde bu soruları sorar,
kimi zaman cevabını bulur, kimi zaman zamanı gelince o cevabın gelip kendisini
bulacağına inanırmış.
Herkesin hayatında sıçrama yaratan sorular ve cevapların
ansızın, düşünmediği bir anda kendisine geldiği zamanlar olmuyor mu? İşte bizim
Mahmut bu sefer bu cevabı o gün bulmak istemiş ve tüm bunları düşünerek kendini
atmış doğanın kucağına. Ormanın içinde ağaçların yemyeşil dokusundan geçerken,
burnuna rengarenk çiçeklerin hoş kokuları, kulağına ise kuşların cıvıltılarının
melodik ezgisi geliyormuş. Yürümüş, düşünmüş, yürümüş, düşünmüş. Sonra bir anda
kendisini daha önce hiç kimsenin girmediği patika bir yolda bulmuş.  İlk başta biraz ürkmüş ürkmesine ama bir
yandan da içini bir tatlı merak ve heyecan sarmış. Bir süre ilerledikten sonra
karşısına kocaman taşlardan örülme bir kale ve yine kocaman bir giriş kapısı
çıkmış. Kapı da açıkmış. İçeri girmeden önce ürkek bir ses tonu ile seslenmiş:
“Kimse yok mu? “. İçerden bir ses gelmiş: “Hoş geldin Mahmut!”
Ses o kadar sıcakmış ki, Mahmut kapıdan huzurla girmiş. Kaleye
kadar güneşin tüm sıcaklığını bedeninde hisseden Mahmut, kale kapısından
girince bir anda huşu veren bir melodiyi kulaklarında duymuş ve kalenin serinliğine
düşüncelerini bırakmış. Aman Allah’ım bir de ne görsün, o yumuşak sesin
görüntüsü de önünde belirmiş, kendisinin bir kopyası Mahmut daha.
Bizim Mahmut sormuş: “Sen kimsin?”. Diğer Mahmut: “Ben senim,
sen de ben” diye cevap vermiş. Bizim Mahmut’un kafası karışmış. “Nasıl yani ? “demiş.
Diğer Mahmut da; “ben senin geçmişte bıraktığın unuttuğun Mahmut’um” demiş. Bizim
Mahmut, “peki, senin boyun neden bu kadar kısa demiş”, demiş demesine de o an
fark etmiş kendisinin ondan ne kadar çok uzun olduğunu. Diğer Mahmut
cevaplamış; “sen benimle uzun süredir hiç ilgilenmedin ki demiş. Senin
önceliklerinde para vardı, senin önceliklerinde kariyer vardı, senin
önceliklerinde aile, senin önceliklerinde “o gün” vardı…” demiş ve eklemiş;  “boş ver bunları gel sana neler göstereceğim”.
İki Mahmut başlamışlar yürümeye.  Az ileride derenin yanında dev gibi bir
kişinin balık tuttuğunu görmüşler. Yanaşırken diğer Mahmut bizim Mahmut’a bak şimdi
kimi göreceksin demiş. Bunun duyan dev bir anda ayağı kalkmış. Bizim Mahmut’tun
gözleri fal taşı gibi açılmış. Bu sefer dev gibi Mahmut sözü almış; “Ben senin
çocuk tarafınım. Hatırladın mı yıllar öncesinde kendini dinlemek için kaçıp
kaçıp bu dereye gelir ve balık tutardın”. Bu sözleri dinlerken Mahmut’un
gözünün önüne çocukluğu gelmiş. Ter kokuları içinde arkadaşları ile yaptığı
koşuşturmacalar, düşüp kanayan ve acıyan dizler, kirlenen elbiseler nedeni ile
anne çığlıkları ve o dingin dere kenarında dinginlik… İçini tatlı bir
tebessüm almış, gözleri buğulanmış.

Daha sonra üçüncü Mahmut’ta gruba katılarak tekrar yürümeye devam etmişler. Yolda
her an her dakika yeni bir Mahmut keşfetmişler.
–       Evlat Mahmut,
–       Arkadaş Mahmut,
–       Eş Mahmut,
–       Baba Mahmut
–       Girişimci Mahmut,
–       Ressam Mahmut,
–       Şair Mahmut,
–       Dost Mahmut, ….
Hiçbir Mahmut birbiri ile aynı boyda değilmiş.
Siz hiç düşündünüz mü? “Farklı kimliklerinizdeki Siz’ler
hangi boylara sahip?”
Az gitmişler uz gitmişler ve bir amfi tiyatroya varmışlar.
Orada herkes bir yere oturmuş. O sırada sahneye bir Mahmut daha çıkmış. Daha
öncekilere göre daha renkli, capcanlı ve duygu dolu bir Mahmut’muş.
Herkes bir anda bu Mahmut’u çılgınlarca alkışlamaya başlamış.
Mahmut önce “Hoş geldiniz” demiş ve cebinden bir çark çıkarmış. “Bu aslında
bizlerin dengesini ölçen bir çark” demiş. “Orta noktada aslında SİZ varsınız ve
bunun etrafında ise diğer kimlikleriniz konumlanmış” diye eklemiş. Ve çarkı baş
parmağının üzerinde çevirmiş. Çevirmiş çevirmesine de çark daha tam bir tur
bile dönemeden düşmüş. İşte dengesizlik çarkın dönmesine engel demiş. Demesi
ile de herkes birbirinden nasıl da farklı boylara sahip olduğunu fark etmiş.




Daha sonra Mahmut, hepsini sahneye tek tek davet etmiş ve
boy sırasına göre dizilmelerini istemiş. Hayatta kimi zaman dilimlerinde herkes
büyük farkındalıklar yaşamaz mı? Ve bu farkındalıklar
bizleri dengelemez mi? “İşte bu an tam da o an” demesi ile herkes birbirine
bakıp aynı boya doğru uyumlanmış. Bu arada bazıları oldukça zorlanmış
zorlanmasına ama en sonunda hepsi sahnedeki Mahmut boyunda olmuş. Sonra sahnedeki
Mahmut, hepsini kendisine doğru gelip, kendisi içinde bütünleşmesini istemiş.
Adım adım her biri Mahmut’un içine girmiş. Ve tek bir Mahmut olmuş.
O an bu tek Mahmut çarkı almış ve çevirmiş. Çark o kadar
güzel dönmüş ki, uyumun verdiği ritim, dinginlik ve huzur olarak Mahmut’un tüm
vücuduna yayılmış.  O an Mahmut bir
karara varmış, ara ara o çarkı çevirmeye ve denge bozan unsur varsa bunu da
diğerleri ile uyumlandırmaya.
Peki bu hikayeyi
okuyan sizlerin hangi kimlikleri var ve bunların boyları arasındaki ilişkiyi nasıl buluyorsunuz?

Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Performanslı ve Katma Değerli Çalışan Yaratmak

Arabanız var mı?  Arabanız
yoksa bile, mutlaka arabası olan birini tanıyorsunuzdur. Ve onların araçları
ile olan iletişimlerini…
Türkiye’nin otomobil üreten en büyük fabrikalarından birinde
yıllarca çalıştım. Üretime destek veren görevlerde yer alarak aracın nasıl
yoktan var edildiğini defalarca gözlemledim. Her bir arabanın binlerce parçadan
oluştuğunu ve bu parçaların ciddi bir özen ve dikkatle birleştirildiğini ve bu
birleşen parçaların ortaya çıkardığı mekanik şaheserin günlük yaşantımızdaki
önemi tartışılmaz.  Peki bu mekanik
şaheser bir kere oluşturulduktan ve onu satın aldıktan sonra onu olduğu gibi mi
kullanıyorsunuz?
Aracın mükemmelliğinin korunması için onu günlük, haftalık,
aylık kontroller  ya da belli
kilometrelerde bakıma aldırtıyoruz. Lastiklerin hava basıncını, yağını, suyunu
kontrol ettiriyoruz. Zamanı geldiğinde eskiyeni (lastik, polen filtresi, ..vs)
değiştiriyor ya da tamamlıyoruz (yağ, klima gazı). Bu sayede, aracın ilk günkü
performansının korunmasını ve fiziksel durumunun iyi olmasını garanti altına
alıyoruz. Bu aracı alanın ona verdiği değerle ilişkili olduğu gibi, aynı
zamanda üreten firmaların da önerisi…
Şimdi insanı düşünün, bir şekilde yetişiyor, eğitiliyor ve bir
takım kurumlarda akademisyen, kamu ya da özel sektör çalışanı oluyor. Bu
noktaya kadar sahip olduklarını önce aldığı sorumluluğa yansıtıyorlar, daha
sonra kendi becerilerine yeni beceriler ekleyerek sahip olduğu kalitesini daha üst seviyelere taşıyor. İnsan gelişen, değişen bir canlı olduğuna göre,
kurumlar ve bu kurumlardaki yöneticiler bu gelişen ve değişen canlıya ne kadar
değer veriyor? Onun psikolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarını ne kadar düşünüyor?
Yoksa onun yerine onun meydana getireceği ürüne mi odaklı?

Bu arada, size dair bir şeylerin uygun olmadığını ya da
yolunda gitmediğini düşünüyorsanız, öyle sessiz sessiz durmamanızı öneririm,
tıpkı arabalar gibi. Arabalarda bir sıkıntı olursa gösterge paneline önce bilgi
düşer. Genellikle şoför bu mesajı alıp, gereğini yapar. Şayet yapmazsa araç tamamen
çalışamaz hale gelir. Bu da daha büyük bir maliyet olarak geri
döner. Tıpkı kurumların çalışanlarının mesajlarını doğru yönetemediğinde
çalışanı kaybedip, daha büyük maliyetlere katlandığı gibi.

Artık, eski tip performans ve karlılık düşüncesinin önüne
insanı koyduğunuzda elde edeceğiniz performans ve karlılığın değerini ve bu
değerin kapsayıcılığını fark edebilir musunuz?
Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç

Odaklanamıyoruz!

Babam ilkokul öğretmeniydi. Zihnimdeki
eski kayıtlardan biri, sanırım 5-6 yaşlarındayken, Yedikule İlkokulu’nda
öğrencilerine söylediği: “Dikkatiniz başka yerde olmasın. Dikkatiniz sadece
dersleriniz üzerinde olsun”
sözü.  O
zamanlar bugün bir çoğumuzun bilmediği ya da dizilerde gördüğü beyaz yakalı siyah önlükler vardı. Kara
tahta üzerine beyaz tebeşir ile yazılırdı. Söylenen bu sözlerin arkasında o
beyaz tebeşirle tahtaya yazılmayan ama verilen çok önemli bir mesaj vardı:
Odaklanmak!

1980’lerde söylenen bu cümlenin değerini bence bugün daha fazla anlayabiliriz.
Zira günümüzün teknolojik imkanlarını göz önünde bulundurduğumuzda odaklanmamamız
için aslında her şey var!
En sondan başa gelirsek, Whatsapp ve benzeri
mesajlaşma sistemleri (herkesin en az 10-20 mesajlaştığı kişi ya da grup
vardır), emaillerimiz (o da en az 2 adettir), sadece çağrı amacı için telefonlarımız
(en az 1 adettir), sosyal medya hesapları (facebook, linkedin, instagram,..vs).


Eskiden televizyon büyük bir tehlike olarak görülürken, bugün cep telefonları
daha büyük bir tehlike. Zira bir cep telefonu ile hemen hemen her şey
yapılabilir duruma geldi. Bunlardan hangilerini cep telefonu ile siz
yapıyorsunuz? Çağrı, mesajlaşma, sosyal medya, bankacılık işlemleri, kitap
okuma, indirim takibi, webde gezinme, oyun oynama, televizyon izleme, radyo
dinleme, … vs. Bunların hiçbirini yapmıyorsanız bile, bunlardan birini yapanı hiç
görmediniz mi?
Gözünüzün önünden şöyle bir
gününüzü geçirirseniz, bu bir gün içinde herhangi bir sebepten kaç defa cep
telefonunuza sarılıyorsunuz bir düşündünüz mü? Bir yerlerde okumuştum meşgul
görünmek istiyorsanız emailler bu konuda en büyük yardımcılarınız olabilir
(Bu
bir sonraki yazımda değineceğim). Ben de diyorum ki, etraftan eleştiri almamak
için (eşiniz, anne-babanız, patronunuz, mesai arkadaşlarınız, … vs.) cep
telefonunuzu kendinizden biraz uzakta bir yerlerde konumlandırın. Zira, bir
zamanların büyük mitlerinden biri artık çöktü. Kurumsal kariyerimin ilk
yıllarında çevremde bazı kişiler birden fazla işi aynı anda yapma becerisine
(multitask) sahip olduğu konusunda övünürdü. Yöneticilerde bu kişileri parmakla
göstererek, “hem toplantıya katılıyor hem de mailleri okuyor ya da maillere
cevap veriyor. İşte bir insan kapasitesinin üst düzeyde kullanılması”
diyerek
biz yenilere örnek kişiler olarak gösterilirdi. Hatta öyle ki, benim bir keşfim
daha vardı. Bu kişiler genelde not da tutmazlar, daha çok hafızalarına
yazarlardı. Buna karşın, yapılan araştırmalar bir kişinin multitask
çalışmasının mümkün ama ortaya çıkan işin kalitesinin ve üretkenliğinin
30%’lara kadar düştüğünü belirtmektedir. Buradan belki de insan kaynaklarına ve
kurumlardaki yöneticilere öneri vermek lazım. “Acilen çalışanınızın dizüstü
bilgisayarına ve telefonlara toplantılarda el koyun! Toplantı notlarını
bilgisayara direk yazıyorum diyorlarsa, mutlaka email ve mesajlaşma sistemleri
ile dikkatlerini dağıtabilecek her türlü dosyanın kendi menfaatleri için
kapatmaları gerektiğinin farkına varmalarını sağlayın”
. Yoksa neredeyse beş
kişilik ekibiniz ile dört kişi çalışıyorsunuz,
bunu kabul edin.

Aklıma geçenlerde bir yönetici ile yaptığımız bir çalışma geldi. Yöneticinin en
önemli sorunlarından biri çalışanlarının işlerini verimli bir şekilde
zamanında gerçekleştirememesi idi. Odaklı bir şekilde çalışmadığından şikayet
ediyordu.
Bu iş hayatında hepimizin başına
gelmez mi?
İşler o kadar çoktur ama bizim
zamanımız o kadar kısıtlıdır ki, 

biz işlere yetişemeyiz. Gerçekten bu durum
böyle mi?
Yönetici konuşmamız içerisinde
kendisine bir öz değerlendirme yapmak istedi. Ve kendisini bir şekilde dışardan
izlediğinde, aslında çizdiği davranış örüntülerinin çalışanlarından genel
olarak farklı olmadığını görünce şaşkına döndü. Tek farkı sabah işe vaktinde
gelip hızlıca bir gün öncesinden gelen emailleri kontrol etmek ve işten geç
ayrılması idi. Tıpkı çalışma arkadaşları gibi, toplantılara dizüstü bilgisayarı
ve cep telefonu ile gidiyordu. Toplantı içinde gözüne takılan maillere bakıyor
ve hatta cevap bile veriyordu. Telefon araması olduğunda tüm işini bırakıp
cevap veriyor ve hatta uzun uzun görüşüyordu. Ara sıra da Linkedin, Facebook,
Instagram gibi sosyal medya hesaplarına bakıyordu, zira sosyal medya demek kafa
dağıtmak idi! KAFA DAĞITMAK mı? dedi bir anda kendi kendine.. Evet kafayı değil ama ODAĞI dağıttığı kesindi!
Zira her bölünme yeni bir zaman kaybı idi. Oldukça yenilikçi, yaratıcı ve
proaktif biri olan bu yönetici kendisi ile ilgili şu kararları aldı.
Öncelikle: toplantılara laptop
olmaksızın katılım göstermeye başladı. Bu sayede, toplantı boyunca anda kalıp
hem konuşulanları tam olarak kavradı hem de takımını rahat bir şekilde
sorumluluk alması için doğru sorularla yönlendirdi. Görüşmelere girmeden önce
telefonunu sessize aldı. Her görüşme sonrası cebini kontrol etti ve gelen
çağrıları cevapladı. Zamansız kapı çalışlara karşı, dur! demeyi öğrendi.
Aslında bu yaptığı daha sonra tüm çalışanlarına da yansıdı. Bu yaptığı basit
ama etkili odaklayıcı çözümler bile mesaisini sekiz saatin üzerinde
deneyimlemesine yetti.  Bir sonraki
gündemi çalışanlarının iş yükü dengelenmesi oldu. Tabii önce kendi iş
yükünden başlamak üzere…
Sahi siz günde kaç defa
odağınızın dağılmasına müsaade ediyorsunuz? Unutmayın, “dikkatiniz dersleriniz
üzerinde olsun”.



Kemal Başaranoğlu
Profesyonel Koç
Turuncu Yeşil Koçluk Eğitim Danışmanlık
kemalbasaranoglu@gmail.com
Facebook Turuncu Yeşil
Linkedin Turuncu Yeşil
www.tykocluk.com